Pazar, Temmuz 16, 2006

Yedi şişe Çubuk şarabı ve bir itiraf...

Yeni siteme ilk yazımı yazıyorum. Adı Mahzen olan bir sitenin ilk yazısında şarap tadı olmazsa olur mu? Ne var ki, sözü geçen şarabın tadı, kalitesinden değil, eşlik ettiği ve benim için paha biçilmez değer taşıyan bir anıdan..

Saat pazar sabahının yedisiydi. Koca meyhanede iki kişiydik. On sekiz saatlik yorgunluğun üzerine dört saattir konuşuyor, küfürler ediyor, şiirler okuyor, mezemsi bir şeyler tırtıklıyor ve su gibi şarap içiyorduk. Gittikçe gerginleşiyordu. Yeni bir şeyler söyleyeceğinden emindim. Kısa bir sessizlikten sonra Çubuk şarabıyla dolu bardağından birkaç yudum daha içti. Masanın üstündeki elimi sıkıca tutup, kanlanmış gözlerini gözlerime çivi gibi dikti, “Ulan domuz, şimdi ağlayabilirim, sakın şaşırma!” dedi. Tepkimi ölçmek için bir iki saniye daha gözlerimin içine öyle baktı. Göz bebekleri titriyordu. Evet, nerdeyse ağlayacaktı. Elimi daha da sıkıp “Pis komünist, ben seni hep polis zannettim. Nerdeyse daha düne kadar... Eşşekliğime doymayım. Senin gibi güzel insanı polis zannetmek... Ağzımıza sıçtılar, gölgemizi bile bize düşman ettiler.” dedi. Şimdi gerçekten ağlıyordu. Ellerimiz iyice kenetlendi. Benim de gözlerim doldu ama ağlamadım. Son bir kez daha şarap bardaklarımızı tokuşturduk. Bu itiraftan sonra ikimizin de söz söyleyecek hali kalmamıştı.

Garsonu çağırıp hesap istedik. Yediklerimizin dışında hesabın en önemli kalemi, masanın yanında toprak zemine sıralanmış yedi tane boş Çubuk şarabı şişesiydi. Yer Ankara Rüzgârlı Sokak’taki Hafız’ın meyhanesi, beni polis sandığını itiraf eden de şair ve mizah yazarı Hasan Hüseyin Korkmazgil’di. Ve benim polis olmamdan kuşkulanması o kadar doğaldı ki... O günlerde herkes birbirine, “sakın polis olmasın” diye kuşkuyla bakıyordu.

Hasan Hüseyin’le 1960 yılının son aylarında tanıştım. Daha Mamak Muhabere Okulun’da yedek subaydım ve Nijat Özön bıraktığı için, Akis Dergisi’ne film eleştirileri yazıyordum. Hasan Hüseyin ise derginin redaktörü idi. Cumartesi günleri yazımı ona bırakır, birkaç cümle konuştuktan sonra ayrılırdım. 1960 yılıyla birlikte askerlik görevim sona ermiş, 1961’in ilk günlerinde Akis Dergisi’nde kadrolu muhabir olarak çalışmaya başlamıştım. Metin Toker dışında dergide Doğan Avcıoğlu’nun ağabeyi Hamdi Avcıoğlu, o dönemin ünlü gazetecileri Atilla Bartınlıoğlu, Kurtul Altuğ ve redaktör Hasan Hüseyin Korkmazgil vardı.

Korkmazgil’le kısa sürede dost olduk. Ortak dostlarımız şair Sunullah Arısoy ve ressam Hakkı Torunoğlu dostluğumuzu iyice pekiştirdi. Ben haftanın hemen her günü dergide Hasan Hüseyin’le birlikteydim. O, Metin Toker dahil, dergiye giren tüm yazıları, inanılmaz bir titizlikle didik didik eder, yanlışlarını düzeltir ve dil bütünlüğüne ulaştırırdı. Benim Türkçe konusundaki duyarlılığım o dönemde başladı. Ona çok şey borçluyum. Çünkü o, büyük bir dil ustasıydı ve dili şair ustalığıyla kullanırdı.

Hasan Hüseyin’le öylesine çok şeyi paylaştık ki... Bunları sırası geldikçe yazacağım. Bu yazımda onun Akis’teki ilk döneminden ve “şiir doğurma” sancılarından söz etmek istiyorum. Akis Dergisi’nde tamgün çalışmaya başlamıştım. “İstihbarat” için dışarda olmadığım saatlerde hep Hasan Hüseyin’le birlikte oluyordum. Hapisten kısa bir süre önce çıkmış ve Sunullah Arısoy’un aracılığıyla Akis’te çalışmaya başlamıştı. Mahkûmiyet psikolojisinin ağır baskısı hâlâ üzerindeydi. Paranoya derecesinde kuşkulu, ürkek ve tedirgindi. Masanın üzerindeki o siyah Ericsson telefon çalmaya başladığında önce çevresine bakınır, telefona elini uzatıp geri çeker, “Beni mi, beni mi?..” diye sorar, mecbur kadığı için ahizeyi kaldırıp bir süre konuşmadan kulağına tutar, karşıdan gelen sese göre konuşmaya karar verirdi. Böyle durumlarda yakınındaysam telefonu ben açardım. Baskıcı devletin en değerli ve güçlü kişilikleri bile nasıl ezdiğinin bundan daha açık bir örneği bulunamazdı.

Ama Hüseyin’in devrimci kişiliği, şair yaratıcılığı ve yılların baskısının yarattığı direnci bu tutukluğu kası sürede geride bırakmasını sağladı. En önemli şiirlerini ve kitaplar dolduran mizah öykülerini o dönemde yazdı. Ben onun yeni bir şiire ne zaman başladığını ve ne zaman bitirdiğini çok iyi bilirdim. Bazan günlerce burnundan solurdu. Sorulanlara yanıt vermez ya da tersler, odasına kapanıp saatlerce içerde kalır, sabahları işe kan çanağına dönmüş gözlerle gelir ve kimseyle konuşmazdı. Bilirdim ki yeni bir şiiri doğurmak üzere...

Sonra bir sabah yüzünde güller açarak gelirdi. Artık o eski Hüseyin gitmiş, yerine gözlerinin içi gülen ve önüne gelene takılıp espriler yapan mutlu biri gelmiştir. İşte o zaman patlatırdım sorumu: “Doğurdun mu?..” Önce öfkelenir, sonra “Ne sanıyorsun? Doğurdum tabii, nur topu gibi...” derdi ve kolumdan tutup odasına çeker ve başlardı okumaya:

güneşse güneş benim beyoğlubeyler
topraksa toprak benim beyoğlubeyler

bir şey var anlamadığım bu sokaklarda

eski saraylarda bu yeni saltanatlar

saksılarda çiçek diye kızgın namlular

demirin kömürün petrolün kalleşliği

bir şey var anlayamadığım bu sabahlarda

kayguysa kaygu benim beyoğlubeyler

bayramsa bayram benim beyoğlubeyler

ya siz kimsiniz

...............
...............

O yıllarda yazdığı en önemli şiirlerden biri, bin dizelik bir destan olan Kızılırmak'tı. Hüseyin’in Kızılırmak’ı doğurması en az üç ay sürdü. Şiirin bittiği günü ve devamını anımsıyorum da yaşadığımız ortak mutluluk, gerçekten buraya taşınacak kadar büyüktü. Kitabın ilk ve ikinci baskısının kapaklarını ben yaptım.

O destan şiiri ilk kez benim evimde Grundig 23 ses kayıt cihazına okudu. O şiiri okurken bir yandan Çubuk şarabı içtik, bir yandan onun fotoğraflarını çektim. Yalçın Cerit, Nihat, Nevzat, Rüştü Asyalı kardeşler, Orhan Suda ve daha birileri... O fotoğraflar ve ses bandı 12 Mart kargaşasında yok oldu gitti. Ama çektiğim fotoğraflar hâlâ Hasan Hüseyin’le ilgili kitapları ve kapaklarını süslüyor. Hey gidi Hasan Hüseyin hey... Polis kuşkusuyla başlayan ve yıllar süren dostluğun unutulabilir mi? Senin hakkında daha çok şeyler yazacağım.

7 yorum:

suleymanyuzubenli dedi ki...

okurun olmadığı bir dönemde çok özel bir damak lezzeti sundunuz. bunların bir çoğunu bizde tanıdık. ne bıçkındık. dağa taşa sığmazdık. bu anıların bu kadar değerli olduğunu okumadan anlayamazmışım. sağolasın sayın tekgündüz. yazacaksınız, bir anlamı olduğunu, yüklendiği kişiye özgü yanlar olduğunu düşünecek insanlar. insan olduğunu düşünecek insanlar ne güzel.

Şahin Tekgündüz dedi ki...

Süleyman Bey,

ilginiz için çok teşekkür ederim. Övgülerinizi hak etmeye çalışacağım. Umarım soluğum yeter de, notlarını aldığım anılarımı bugünlere ulaştırabilirim.

metin-thePoor dedi ki...

Şahin Bey,

İyi ki yazıyorsunuz. Güzel yazıyorsunuz. Teşekkürler.

Şahin Tekgündüz dedi ki...

Metin Bey çok teşekkür ederim. Bu övgülerin eksik olmaması için elimden geleni yapacağım. Sevgiler

Tansel Güçlü dedi ki...

Şahin bey,
Okuyunca düşünmeden edemedim. Acaba o yıllar daha mı bir başka imiş? Babamdan da dinler dururum da.

Şahin Tekgündüz dedi ki...

Sevgili Tansel,

Yaşanan her gün güzeldir. Onları güzelleştirebilmek de bizim elimizdedir. Bak, ben bugünümü/günlerimizi güzelleştirebilmek için geçmiştekilerden de güç almaya çalışıyorum. Umarım yararlı olurum.
En içten dileklerimle...

dEvRiM dedi ki...

merhaba Şahin Bey 21 yaşında bir üniversite öğrencisiyim. Hasan Hüseyin Kormazgil hayatımda çok önemli bir yere sahip. Yazınızı okudum ve size ulaşmam lazım. daha doğrusu o ses kaydına ve fotoğraflara. bunu gerçekten çok istiyorum. evrendy@hotmail.com bu mesene adresim eklerseniz çok mutlu olurum.