Perşembe, Ağustos 03, 2006

Yaşam sürüyor, her şeye rağmen...

Teşvikiye Camii'ne çok sık gider oldum. Birkaç ay önce canım dostum Erdal Öz, ondan birkaç hafta sonra sevgili Betûl Mardin'in ağabeyi Arif Mardin, geçen salı da sevgili Duygu Asena... Öteki camileri hiç saymıyorum.

Duygu'yu İstanbul'a geldiğim 1981 yılında tanımıştım. Nazar Büyüm'le Merkez Ajans'ı kuruyorduk. O günlerde özellikle Nazar'ın Kalamış'taki evinde çok sık bir araya geliyorduk. Nazar, İnci, Duygu, Berfu, Yavuz Kösemen, Kenan-Nesteren Davutoğlu çifti, Sevgi-Taner Tuncel, Ankara'dan Yılmaz Özkan, Sema-Necmettin Karaerkek ve daha birileri... Video denen cihaz yeni çıkmıştı ve öyle herkeslerde yoktu. Daha Türkiye'ye gelmemiş filmlerin kasetleri bir biçimde sağlanır ve televizyonun karşısına geçilip içkiler yudumlanırken saatlerce bu filmler seyredilirdi. Hey gidi günler...

Teşvikiye Camii ziyaretleri bir yandan insanı kahreder, bir yandan da buruk tatlar yaşatır. Yirmi yıldır, otuz yıldır görmediğiniz bir eski dostla karşılaşırsınız. Birbirinizin gözlerinin içine baka baka, masum bir riyakârlıkla,

"Çok iyi gördüm seni, hiç değişmemişsin..." dersiniz ve benzer bir teselliyi de ondan beklersiniz. Peşinden hemen,

"Ah şu cenaze törenleri de olmasa birbirimizi hiç göremeyeceğiz..." Sonra da hal hatır sormalar, telefon numarası alış verişi vb. Daha camiden ayrılır ayrılmaz günün hay huyu başlar ve o eski dostlar yerlerinde öyle dururlar... Geçen salı da böyle geçti. Kimler yoktu ki Teşvikiye Camii'nde? 25 yıl önceki müşterim, Vestel'in ilk genel müdürü Tahsin Karan, Asil Nadir'in başını gazeteciliğe sokanlardan sevgili dostum Nuyan Yiğit, gazetecilikle başlayıp işadamlığına atlayan Başkurt Okaygün, Nazar Büyüm, Yılmaz ve Yavuz Özkan kardeşler, Ali Taran'ın sağ kolu Sevgi Tuncel ve kısa pantolonlu günlerinden tanıdığım kardeşi Sefa Esenyel...

Bu arada bir de, aynı şehirde yaşadığımız halde yıllardır görmediğim sevgili Bülent Erkmen'le karşılaştım. Sarıldık birbirimize. Kısa bir süre eski yılları yadettik Ayşe'nin ve Emre'nin Almanya'da olduğunu söyledi. Ona Mah-zen'den ve onunla ilgili yazımdan söz ettim.

"Sende var mı o amblem?" dedi. Yoktu. Olmadığını ve çok araştırmama rağmen bulamadığımı söyledim. "Bende var, arşivden bulabilirim, sana göndereyim" dedi. Çok sevindim. Amblem elime geçince de yazımda yaptığım büyük yanlış gözümün önüne serildi. Söz konusu amblemin Graphis Annual'de değil, Modern Publicity'de yayımlanmış olduğunu, yayımlanma yılının da 1975 değil, 1977 olduğunu, daha da hazini, benim adımın önüne "art director" değil, sadece DIR yazıldığını gördüm. Oysa ne kadar böbürlenmiştim, ünlü bir sanatçının "art director"u oldum diye...

O gün sevgili Duygu alkışlar arasında uğurlanırken, ben de cami avlusunun arka kapısından karmakarışık duygular içinde suçlu gibi, sessizce ayrıldım. Bundan sonra Teşvikiye Camii'ne ne zaman giderim, bilemiyorum...

5 yorum:

A. Selim Tuncer dedi ki...

Allah uzun ömür versin, Allah seni başımızdan eksik etmesin Şahin Abi...

Sen yaz, biz okuyalım ayrıca.

Tuğçe Özel dedi ki...

Yaşadığın her dakikanın, her saniyenin ne kadar önemli olduğunu zor da olsa hayat kafamıza vura vura öğretiyor.

Sizinle geçen her dakikanın değerini bilerek yaşamaksa ayrı bir zevk...

Selim Bey'in dediği gibi Allah başımızdan sizi eksik etmesin...

Şahin Tekgündüz dedi ki...

Merak etmeyin canım, başınızdan eksik olmamaya kararlıyım. Yeter ki sizler bana katlanabilin.

destan dedi ki...

Siz yazdıkça ve yaptıkça hiç Teşvikiyeli olmayacaksınız!

A. Selim Tuncer dedi ki...

Katlanıyoruz ya işte, ne yaptığımızı sanıyorsun? :)))