Pazar, Kasım 19, 2006

O zaman Sinanlar vardı...

Bir zamanlar Ankara...

Sıhhiye Marmara Sokak, Marmara Apartmanı... Dört katlı, cephesi kirli sarı baklava dilimi bir sıvayla kaplı apartmanın birinci katı. Salonun geniş penceresi, o zaman zengin bir semt pazarının kurulduğu, şimdi ise betondan kat kat yükselen bir otoparkın kara, devasa kitlesi altında ezilmiş genişliğe bakıyor. Ilık bir ocak ayının ilk haftası dolmak üzere. 6 Ocak 1969 Pazartesi, gece saat on suları...

Geniş pencerenin önündeki yemek masasında beş kişiyiz. Konuklarımız Sevim Onursal’la Kor Kocalak, karım Ayten, beş yaşındaki kızım Elif ve ben... Şimdi düşünüyorum da, hak etmediğimiz kadar keyifliyiz. Bir gün önce kurulan pazardaki balıkçım Halil Efendi’den aldığım turnabalığı tavasıyla rakı içiyoruz. Masamız bir hayli zengin. Karımın büyük beceriyle yaptığı Arap mezesi muhammara, çok sevdiğimiz Mihalıç peyniri, kütür kütür kırmızı turplar, şeker gibi tatlı kırmızı soğanlar, kokusu ve tadı hâlâ damağımdan eksilmeyen nar gibi domatesler, rakı kadehlerinin tokuşmasından çıkan kışkırtıcı sesleri daha da artırıyor.

O günkü keyfimiz sadece sıcak dostluğumuzdan, zengin masamızdan ve rakının kanımızı kaynatmasından kaynaklanmıyor. Yeni bir iş kurmanın eşiğindeyiz. Ben TRT’ye resti çekip istifamı vermişim ve yıllardır kullanmadığım yıllık izinlerimin tadını çıkarıyorum. Bir yandan da Kor Kocalak’la kuracağımız Odak Reklam Ajansı için Kızılay’daki İnkılap sokakta kiraladığımız işyerini donatmaya çalışıyoruz.

Yeni işimizin heyecanını yaşarken, bir yandan da içinde bulunduğumuz ortamın sorunları ve çözüm arayışları içinde kıvır kıvır kıvranıyoruz. 1961 Anayasası’nın sağladığı geçici demokratik ve özgürlükçü ortam ayaklarımızın altından kaymaya başlamış, Türkiye İşçi Partisi’nin hayat damarları bir bir koparılmış, Türkiye üzerindeki emperyalist baskıya direndiğini sanan, ama aslında ona hizmet ettiği bilincinden yoksun faşist güçlerin örgütlenmesi ve köktenci bir dönüşüme ortam hazırlama çabaları desteklenerek boyut kazanmış, bütün bu ve benzeri gelişmeler bir müsamerenin sahneleri gibi peşpeşe hayata geçirilmiş...

Pek çoğumuz bu gelişmenin usta eller tarafından sahnelenen bir müsamere olduğunun bilincinde, önemli bir kesimimiz ise, denetimsiz biçimde ve aşırı dozda alınan komünist terminolojinin yol açtığı hazımsızlık ve mide fesadının dayanılmaz kâbuslarının dehşeti ve mutlu gelecek düşlerinin sarhoşluğu içindeyiz. TİP, bilerek ya da bilmeyerek, egemen güçlere hizmet edenlerce kendi içinden çürütülmüş ve dışlanmış, gençlik, Avrupa’daki 68 hareketinin rüzgarıyla da savrularak, sosyalist hareketi anarşi ve terör olarak tanımlayan egemen güçlerin ekmeğine yağ sürercesine sokaklara, kırlara ve dağlara çıkmaya başlamış, üniversite gençliği eğitim yerine vatan kurtarma görevini üstlenerek yerleşkeleri bir yandan faşist, bir yandan da komünist eylemlerin karargahları haline gelmiş, sokak çatışmaları almış yürümüş... 12 Mart’a adım adım yaklaşılmakta....

O zamanın Bushları ve Bushakları...

İşte böyle bir dönemde yeni bir işyeri açmanın heyecanı, keyfi, mutluluğu ne kadar yaşanabilirse onu yaşıyoruz. Bir yandan da, yaşamımıza yeni giren televizyonda, sözünü ettiğim gelişmelerin yansımalarını görmeye çalışıyoruz. O gün ODTÜ’de dramatik bir olay yaşanmış ve öğrenciler, Üniversite’yi ziyarete gelen ABD Büyükelçisi Robert Komer’in arabasını yakmıştı. Radyolardan ve televizyondan ayrıntılı haberler alamıyoruz ama hareketin elebaşlarının kimler olduğunu çok iyi kestiriyoruz. Yıllarını CIA’da geçiren ve o yıllarda Vietnam Kasabı olarak anılan Komer’in Ankara’ya atanmasının yarattığı gerginlikler ve gelişmeler böyle bir sonucun beklendiğini göstermeye yetiyordu. ODTÜ ziyareti ise adeta bir komplo niteliğindeydi.

Biz bunları konuşurken kapının zili acı acı çalıyor. O günlerde öyle bir saatte kapının çalınması hayra alamet olmadığı için Kor da yanıma geliyor. Kim olduğunu sonradan bile çıkaramadığım bir genç adımı soruyor, söyledikten sonra da nefes nefese, heyecandan sesi titreyerek konuşmaya başlıyor... Altı kişi olduklarını ve aşağıda takside beklediklerini, Komer’in arabasını yaktıkları için polis tarafından her yerde arandıklarını, Sinan Cemgil’in buraya sığınabileceklerini söylediğini aktarıyor. Kor’la birbirimize bakıyoruz. Genç bunları söyledikten sonra emreden bir tavırla,

“Ben arkadaşların yanına gidiyorum, sizden haber bekliyoruz, geç kalmayın” diyor ve merdivenleri hızla inerek gözden kayboluyor. İkimiz de şok yaşıyoruz. İçeri geçip, hızlı bir karara varabilmek için tartışmaya başlıyoruz. Ben, onların bizde kalmalarının çok riskli olduğunu, TİP’li olduğumun bilindiğini, Sinan’ın ve karısı Şirin’in birkaç ay öncesine kadar bir süre bizde kaldıklarını, bu süre içinde izlenmiş olabileceklerini söylüyorum. Benim bu kaygım haklı bulunmakla birlikte Sevim Hanım ve Kor tarafından pek de benimsenmiyor. Kor telefona sarılıp, Bulvar Pasajı’nda kuyumculuk yapan, soyadını anımsayamadığım Yüksel adındakı ortak bir dostumuzu arıyor. Biliyoruz ki onların Çinçin Bağları’nda depo olarak kullandıkları gecekondumsu bir yerleri var. Şifreli telefon konuşmasından sonra Kor parkasını kapıp dışarı fırlıyor.

Kor’un dönmesini elimiz yüreğimizde bekliyoruz. İzlenmiş olmaları ya da olay nedeniyle oluşturulan arama noktalarına takılmaları olasılığı çok yüksek. Kor gece yarısı nefes nefese geliyor. Cebindeki para yetişmediği için taksiden Sıhhiye’de inmiş, polis ve bekçilere görünmemek için duvar diplerinden koşarak gelmişti. Yorgunluğuna karşın, gözlerinde çok önemli bir iş başarmanın mutluluğu parlıyor. Ara verdiği rakıya bir süre daha devam ederken Komer’in arabasının nasıl yakıldığını Sinan’ın ve arkadaşlarının ağzından aktarıyor. Taksidekilerin Sinan Cemgil, Yusuf Aslan, Taylan Özgür, Seçkin İnceefe, Tuncay Çelen ve Hüseyin İnan olduğunu öğreniyoruz.

Yapılan plana göre sabahleyin Kor birkaç günlük yiyecek içecek, battaniye vb ikmali yapacak, bu süre içinde herkes bir yolunu bulup oradan uzaklaşarak sığınacak bir yer bulacak. Sinan’ı da biz, pek tekin olmamasına karşın, kurmakta olduğumuz ajansta saklayacağız. Bu arada ben de ajansın arka odasına konulmak üzere bir somya ile yatak ve battaniye ayarlıyorum. Akşam ortalık kararınca da Sinan’ı ajansa getiriyoruz. Biz bir yandan bu olayları yaşarken, bir yandan da, radyo, televizyon ve gazetelerde olayın gelişmelerini ve yansımalarını izliyoruz.

Günlerimiz demir doğrama atölyelerinde, mobilyacı ve döşemecilerde, nalburlarda geçiyor. Yabancı dekorasyon dergilerinde ve özellikle Domus’larda bulduğumuz avangard mobilya örneklerini en iyi kalitede en ucuza maledebilmek için sabahtan akşama taban tepip ona buna dert anlatıyoruz. Bütün çabamız, ahşap lambriler, kapitone panolar, kartonpiyerlerle süslü tavanlar ve kıvrım kıvrım oymalarla donatılmış koltuk ve masalar yerine modern, yalın, kendini öne çıkarmayan sakin nesneler oluşturmak ve onların arasında yapacağımız işin fark edilmesini sağlamak. Büyük ölçüde de başarılıyız. Boyasından badanasına, mobilyasından teknik donanımına kadar her şeyi biz kotarmak zorundayız. Mimarlık öğrenimi gören ve ajansta ırgat gibi çalışmak zorunda kalan Sinan’ı da büyük bir şans olarak değerlendiriyoruz.

İkimizin de parası yok. Ben, canım teyzem Ayşe Özkan’ın dişinden tırnağından artırdığı dünyalığından beş bin lira, Beden Terbiyesi Ankara Bölge Müdürlüğü’nde çalışan aile dostum ressam Hakkı Torunoğlu’ndan aldığım birkaç bin lira, Kor’un eşinden dostundan ve özellikle o dönemde Ankara’da tabelacılık yapan dostumuz ressam Ali Doğanyiğit’ten aldığı borçlarla bir şeyleri yapındırmaya çalışıyoruz.

Onunla vedalaşmadan ayrılıyoruz

Günler geçiyor, Sinan’ın yakalanma ya da tutuklanma olasılığı ortadan kalkıyor ama, o artık bir öğrenciden çok siyasi bir militan. Ele avuca sığmıyor. Bir görünüp bir kayboluyor. Bir ara yıllardır en yakın dostum olan Nihat Asyalı ve eşi Süheyla konuk ediyor onu ve Şirin’i. Hemen her gece birlikte oluyor ve Türkiye sosyalizmini, TİP’i, giderek boyut kazanmakta olan sol fraksiyonları, milli demokratik devrim hareketini, tırmanan faşizmi ve daha pek çok şey tartışıyoruz gece yarılarına kadar. Bu tartışmalara kimler katılmıyor ki?..

Sinanla ayrıldığımız temel nokta, sosyalist savaşımın bireysel çabalarla ve yasa dışı örgütlenmelerle değil, işçi sınıfının yasal örgütü olan Türkiye İşçi Partisi saflarında verilmesi... Oysa Sinan ve çevresindekiler partiden çoktan kopmuş durumda. Parti onlar için artık revizyonist bir örgüttü. Ben ve yandaşlarım ise, yasa dışı örgütlenmeler ve bireysel militanlıklarla egemen güçlerin ekmeğine yağ sürülmekte olduğunu, onların bu gelişmeleri kullanarak istedikleri ortamın oluşmasını beklediklerini, buna meydan vermenin ise nesnel olarak sosyalist hareketi baltalama anlamı taşıdığını anlatmaya çalışıyoruz. Ama her şey boşuna...

Aradan aylar geçiyor. Sinan ve Şirin yine bir süredir bizde kalıyor. Sinan sabahleyin benimle birlikte çıkıyor, akşam yorgun argın eve dönüyor. O içi içine sığmayan heyecanı ile gün boyu yaşadıklarını anlatıyor. Deniz Gezmişleri, Mahir Çayanları, Hüseyin İnanları, Yusuf Aslanları ve daha pek çoklarını... Bu arada bir gün Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’la birlikte Odak’a geliyor. Aslan’ın ve İnan’ın vesikalık fotoğraf çektirmek istediklerini söylüyor. Ben her ikisinin de poz poz portrelerini çekiyorum. Sonra o fotoğraflardan kimilerini gazete haberlerinde görüyorum, içim burkuluyor.

Sinanla tartışmalarımız giderek sertleşiyor. O beni revizyonistlikle, ben onu goşistlikle suçluyorum. Hacettepe Hastanesi’nde ameliyathane baş hemşiresi olan karıma, yakında dağa çıkacaklarını, devrimci mücadele saflarında kendisi gibi sosyalist ve yürekli bir hemşireye çok ihtiyaçları olacağını söylüyor ve onun da kendileriyle birlikte gelmesini istiyor. Karım bunu bana aktardığında hiç öfkelenmediğimi, bu romantizm karşısında acı acı gülümsediğimi anımsıyorum. Artık akşamları Sinan’la pek konuşamıyoruz. İkimiz de birbirimize soğuk bakmaya başlıyoruz. Sonra bir gün Sinan veda bile etmeden kayboluyor. Birkaç gün sonra Şirin de ayrılıyor bizden. Sinan’ın Çankırı’da olduğunu öğreniyoruz. Siyasal ortamdaki gerginlik her geçen gün tırmanıyor. Söylentilerin ardı arkası kesilmiyor. Askeri darbe beklentileri had safhada. Ünlü gazetelerin ünlü yazarları bile böyle bir beklenti içinde.

Odak’ta, Kor Kocalak ve Sevim Onursal’la yolumuz ayrılmış durumda. Oğuz Tığlı, Turgay Betil, Tevfik Dalgıç, Tuncer Özkan’layım. İnsanın içini karartan bilinmezliklerle dolu o puslu havada ayakta kalabilmek için bir şeyler yapmaya çalışıyoruz.

12 Mart 1971, öğle saatleri. Odak’taki odamdayım. Önce dışardan bir sevinç şamatası geliyor kulağıma, sonra kapım hızla açılıyor. Tevfik Dalgıç, Tuncer Özkan, aklımda yanlış kalmadıysa Oğuz Tığlı ve gitgel işlerimizi yapan Ali Rıza Özdemir heyecanla odama dalıyorlar. Tevfik de Tuncer de bana dayı derler. Tevfik elindeki transistörlü radyoyu masama koyup, büyük bir müjde verircesine,

Dayı, gözün aydın... Ordu muhtıra verdi, Sülüman gidiyor...” diyor. Neye uğradığımı şaşırıyorum. İlk tepkim,

İyi haltetmişler... Çok mu sevindiniz, görürsünüz gününüzü...” diyorum. Şaşkınlıktan donup kalıyorlar. “Ama dayı...” diye başlayan sözleri duymuyorum bile. O gün benim için gerçekten kara bir gün... Ağzımı bıçak açmıyor. Herkes şaşkın... Olacakları beklemeye başlıyorum. Beni en çok şaşırtan şeyle ertesi gün karşılaşıyorum. Ünlü gazetelerin ünlü yazarları bayram yapıyor adeta. Başta, o dönemde Milliyet’te ya da Akşam’da yazdığını anımsadığım ünlü sosyalistimiz Çetin Altan... Hareketi öylesine kutluyor ki, inanılır gibi değil. Şimdi o günkü gazeteler olsa da ibretle okuyabilsek.

Aradan iki aydan fazla zaman geçiyor. Korktuklarımın hep si birer birer gerçekleşiyor. Tutuklananlar, öldürülenler birbirini izliyor. Tahammül edilemez bir balyoz, Türkiye’deki ilerici kesimi ezmeye, yok etmeye hızla devam ediyor. O ünlü gazetelerin ünülü yazarları yavaş yavaş ağız değiştirmeye başlıyor. Ama ile başlayan tümcelerden geçilmiyor.

Ilık bir mayıs sonu. Oğuz, Turgay, Tevfik, ben, Zafer Meydanı’nından Selanik Caddesi’ne çıkan merdivenli yoldayız. Yandaki işyerlerinden birinin radyosunda öğle haberleri okunuyor. Spiker soğuk bir sesle, Sinan Cemgil, Kadir Manga, Alpaslan Özdoğan’ın Nurhak Dağları’nda jandarmayla giriştikleri çatışma sonucunda öldürüldüklerini söylüyor.

Yüreğimde kopan isyanı ve çığlığı bastıramıyorum ve uluorta ana avrat küfrediyorum. Ağlayamıyorum, ta akşam eve gelinceye kadar... Kapıdan girer girmez çığlık çığlığa bir ağıt içimi dağlıyor. Selda Bağcan televizyonda, ancak ağıt denebilecek bir türkü çığırıyor. Mahpusaneye güneş doğmuyor... Kendimi kanepeye atıp hüngür hüngür ağlıyorum. Ve o ağıt, bu yaşımda bile dinmek bilmiyor...

16 yorum:

Filiz Kirazoğlu dedi ki...

Türk gençliği olarak, bu ülkenin en rahat döneminde yaşıyoruz. Öyle rahatız ki, bu bizi sürekli rahatsız ediyor!! Yazdıklarınızı okuyunca bunu daha da iyi anladım… Söylenecek çok şey var ama yazınızın son cümlesi yüzünden şu an içimde hissettiğim acı, aklımdakileri yazıya dökmeme izin vermiyor…

Şahin Tekgündüz dedi ki...

Sevgili Filiz,

İlgin için teşekkür ederim. Kendini ve içinde bulunduğun kuşağı hiç suçlama. Siz de bir yığın sorunun içinde yaşıyorsunuz aslında.

İnsan yaşadığı dönemden uzaklaşmadan içinde bulunduğu ve hatta neden olduğu sorunları tam kavrayamıyor. Haklısın, rahat bir dönem yaşıyoruz algısından biraz rahatsız olmalıyız, ama iyimserliği de elden bırakmamalıyız.

Böylesine genç ve duyarlı bir okur kazandığım için ayrıca mutluyum.

Selim Zeytinoğlu dedi ki...

Şahin Bey,
Merhabalar. Pazarlamaya iliskin bloglari arastirirken sizin blogunuzu bulmak vede "O zaman sinanlar vardi"yi okumak inanilmazdi !! Neden derseniz babam (Yaver Zeytinoğlu) o yillarda ODTUde okudu, TRT de calisti. Ne sikintilar cekildigini hep dinledik ondan..Vee bir gun bombalar patladi Genclik caddesindeki evimizin arkasinda ve Izmire goctuk...Cok duygulandim ve uzaklara gittim yazinizi okuyunca.Kendinize iyi bakin lutfen
selim_zeytinoglu@yahoo.com.tr

metin-thePoor dedi ki...

Değerli Şahin Bey,

Yazınız beni 12 Mart dönemindeki çocukluk günlerime götürdü. Çok duygulandım. Çok hüzünlendim. Yeniden kahroldum.

ankamiked dedi ki...

bugün odtü vişnelik te sddf' nin 40. yıl buluşması var. 1966 da toplanmış gençler, 2006 da bir yemekte buluşacaklar. www.odtusdd.org.tr aadlı bir web sayfası yapmış onlara sevgili nermin fenmen. şahin bey sizin marmara sokak ta söz ettiğiniz evin bir fotoğrafını bugün gidip çekeceğim.
siyah beyaz yılarımızın onurlu gençliği sevgi ve saygılarımla.

destan dedi ki...

"Baba bugün dağlar
Dağlar Yeşil Boyandı
Kim Yattı Kim Uyandı
Kalbime Ateş Düştü
İçinde Yar Da Yandı
Su Serptim Ateş Sönsün
Serptiğim Su Da Yandı"
şimdi bu yazıyı bu türkü eşliğinde okumaktayım. Yüreğime serptiğim su da yandı...
link: http://www.blaog.org/2006/11/22/her-gelen-benzim-sorar/

Şahin Tekgündüz dedi ki...

Sevgili dostlar,

Ne diyeceğimi bilemiyorum. Yüreklerinizde bu duyguları yaşatabildiğim için çok mutluyum. Ben yıllardır bunlarla yaşıyordum, şimdi sizlerle paylaştım.

Sevgili Selim, baban Yaver Zeytinoğlu'nu ismen tanıyorum. Belki bir yerlerde birlikte de olmuşuzdur. Lütfen sevgilerimi, saygılarımı ilet, senin de gözlerinden öperim.

Metinciğim, ortak belleğimizi hiç köreltmemeliyiz ki, bugün yaşadıklarımızın değerini bilelim ve daha da değer katmak için elimizden geleni yapalım. Sevgiler.

Ankamiked, dostluğumuza sığınarak gerçek adınla hitap ediyorum ve sevgili Süleyman Yüzübenli diyorum. O sözünü ettiğim apartmanı bulabildiğini umuyorum ve vaat ettiğin fotoğrafı bekliyorum. Yollayabilirsen bu yazıya ekleyeceğim. Sevgiler...

Arzucuğum, o ne muhteşem türkü öyle. Seni böylesine etkileyip duygulandırabildiğim için ne kadar mutluyum bilemezsin.

Sizlerle bu içten duyguları paylaşabilmek için söz, yazmaya devam edeceğim.

kalemzede dedi ki...

Merhaba Şahin Bey,

Umuyorum ki, capcanlı bir dille anlattığınız bu anılarınız günün birinde bir kitap haline gelir. Lütfen bizi diğer anılarınızdan da mahrum bırakmayın.

dadagu dedi ki...

Şahin Bey,

Beni de çocukluğuma götürdünüz, babam Ergin Günçe 12 Mart'a dek ODTÜ'de öğretim görevlisi idi.Taylan Özgür'ün vuruluşunu radyodan birlikte öğrendik,ilkokula yeni başlamıştım. Ve biliyorsunuz işte, arkası çok kötü geldi.Nail Karaçam'ın vuruluşunu annem bir acı telaşla eve gelerek haykırmıştı (Eğitim Fakültesinden öğrencisi idi annemin), Koray Doğan evimizin bir sokak ötesinde vuruldu,bunlara tanıklık eden bir çocukluk oldu bizimkisi. Ve şimdi o yıllara sahip çıkanları duymak, görmek, okumak yalnızlık duygumu bastırıyor az da olsa.Elinize sağlık diyorum bir kez daha.

Sevgilerimle.

dadal günçe.

Şahin Tekgündüz dedi ki...

Sevgili Dadal,

Sen de beni duygulandırdın ve ta o yıllara götürdün. Baban Sevgili Ergin yakın dostumdu. Aynı çevredendik. Hiç unutmuyorum Mülkiyeli şairlerden Ercüment, (soyadını anımsayamadım, uzun yıllar bir yerlerde kaymakamlık yaptı...) baban, Ülkü Başsoy, (diplomat oldu, şimdi sanırım Almanya'da görevli) Veysel ve Vasıf Öngören, Nihat Asyalı ve daha kimler kimler, sık sık bir araya gelir söyleşir, şiir okur, üstüne üstlük de Türkiye'yi kurtarırdık... Sevgili Ergin'i çok erken yitirdik.

Sen nerelerdesin, neler yapıyorsun?.. Şiir var mı hesapta? Haberleşirsek sevinirim. Teşekkür eder gözlerinden öperim.

dadagu dedi ki...

Şiir, evet... daha çok babamın şiirlerini derlemekle ve bir Ergin Günçe şiir kitabı hazırlamakla uğraşıyorum şu sıralar.Türkiye Kadar Bir Çiçek tek baskı yaptı, geçen yıllar içinde kitaplarda, defter aralarında bir sürü gizli kalmış şiirini buldum babamın. Onları da ekleyerek daha zengin bir derleme oluşturmak çabası içerisindeyim.Elektronik posta adresim dadagu@yahoo.com , sizinle görüşmek,haberleşmek beni de çok mutlu edecektir inanın.

Sevgi ve hürmetlerimle.
("Ellerinizden öpüyorum" diyecektim tam, sizin kuşağın el öptürmediğini hatırladım:) ).

dadal günçe.

BİRGÜL ACAR dedi ki...

Ben on altı yaşında bir lise öğrencisiyim.Kemalist fikirlerle Atatürk,Gezmiş posterleriyle büyüdük.Bu inanç bu kuvvet benim Denizlere,Sinanlara ve nicelerine olan inancımı ve hayranlığımı kat be kat arttırıyor.Bedenleri Faşist kıyımda yok oldu ama ruhları ve fikirleri hala yaşıyor ve eminimki yaşamaya devam edecek Faşizme ve onun yandaşlarına rağmen...Mutlakaki birgün öleceğiz o zaman 68'liler gibi ölmek isterim çünkü bu vedaların en güzeli ve en ŞEREFLİSİ...

ulkubbassoy dedi ki...

Sevgili Şahin!
İşe bak sen! Genel Ag'da(internet deniyor ya!) , nereden geldi bilemedim, senin Mah-zen yazismalarina rasladim, Haliyle ben de eskilere dondum.
Birlikte ne anilarimiz var: Basta "Sinema-Tiyatro". Benim Hayali Küçük Ali merakım. Ankara'daki Gazi Egitim sahnesinden sonra, Konya'da, hem de Ramazan ayında, Alaaddin Tepesi'nde sergiledigimiz İonescu'nun " Yeni Kiraci"si! Ne cilginliklar!
Bilirsin Ergin Gunce benim de oldukca yakın arkadasimdi, Mülkiye'den. Daha sonra da gorusmelerimiz bazi müsterek calismalarimiz oldu.
Ergin,daha Mülkiye öğrencisiyken Nietsche'ler okur bize anlatirdi.. Yitirmiş olmamizin acisi hep icimdedir.
Dadal'in (O'nu babasindan dinlemistim, gorusmuslugumuz olmadi) E-Posta adresini de sayende ogrenmis oldum. Kendisine birkac satir yazacagim.Umarım bu satırları o da okur.
Bizim Ercüment'in( o ne guzel insandir, esmerler yakisiklisi İzmir'li guzel sanat insanı)soyadi Gençer'di.
Umarım iyisindir.
Gorusmeyi, ozlem gidermeyi dileyerek, cok sevgiler.
Ulku Bassoy(bassoy@gmail.com)

Adsız dedi ki...

Blogunuzu okurken Hakkı Torunoğlu adının geçtiğini gördüm. Oğlu ortaokulda sınıf arkadaşımdı. Sonra hiç irtibatımızı kaybetmedik. Gençlik caddesindeki, İzmir deki evlerinde sofralarına oturdum. Eski günlere götürdünüz beni. Dünya ne kadar küçük ilişkiler ne kadar saf ve sıcaktı.

Adsız dedi ki...

sevgili şahin bey ben o dönemde size yardımı dokunan dostunuz tabelacı Ali DOĞANYİĞİT'in kızıyım dostunuz Ali DOĞANYİĞİT'i daha sonra gördünüz mü bilmiyorum ama bababı 02.08.2012 tarihinde yani 15gün önce kaybettik bende sevgili babam ile ilgili internet'te gezinirken bu yazıya rastladım bu olayı babam bize hiç anlatmamıştı okuyunca çok memnun oldum kolay gelsin iyi çalışmalar Aslı DOĞANYİĞİT (CEBE)

onur dedi ki...

şahin bey, yazınızı duygulanarak okudum. siz 6-7 sene önce Filiz'e 'içinde bulunduğun kuşağı hiç suçlama' demişsiniz; şimdi gezi olaylarında bu dediğinizin ne kadar doğru olduğunu görüyoruz. bu tecrübelerinizle yeni bir yazı yazmayı düşünmez misiniz? Hem bu hareket sizin hayal ettiğiniz gibi daha temelden daha bireyci daha pasifist daha aktivist. sizin fikirleriniz çok değerli olacaktır.

saygılarımla