Pazartesi, Mart 05, 2007

Hayata Dönüş

Sevgili dostlar,

Sevgili Selim Tuncer’in “ACİL BİR DURUM” alarmıyla başlayan serüven, “ACI BİR KAYIP” duyurusuna dönüşmeden, şimdilik mutlu sona dönüşüyor. Biliyorum ki bu duyuru ilerde bir gün, herkes gibi benim için de şu ya da bu biçimde mutlaka yapılacak. Ama kim bilir ne zaman?..

Herkes de öyle mi, bilmiyorum ama ben, yaşadığım son gelişmeleri hiç beklemiyordum ve hiç de üzerime alınmıyordum. Üstelik bunu da adeta efelenerek çevreme yansıtmaktan keyif alıyordum. Yaşımı söylediğimde karşılaştığım şaşkın bakışlar bu keyfi daha daha da artırıyor ve adeta kendimi ayrıcalıklı biri gibi görmeme neden oluyordu. Bu mutluluğu az yaşamadım, ama kazın ayağının öyle olmadığını da, 13 Şubat Salı günü beni sakin sakin sorgulayıp muayene eden hekimin elektrokardiyografi sonucunu gördükten sonra yüzünde oluşan tatsız ifade beynime çivi gibi çakılınca anladım.

Kalbimin alt yarısı üst yarısından gelen uyarıların ancak üçte birine uyum sağlayabiliyor ve sonuçta kalbim, normalin üçte biri hızda atıyordu. Üstelik bu hız her geçen gün daha da düşüyordu. Yani kalbimin yarısı bloke olmuştu ve çalışmıyordu.

Hekim, bunun önemli bir sorun olmadığını, ritmi düzenleyici bir pille kalp atışının normale dönüştürülebileceğini ve iki gün içinde taburcu olabileceğimi, ancak beni bu durumda bırakma sorumluluğunu üstlenemeyeceğini ve derhal bir anjiyografi çekilmesi gerektiğini söyledi. Serüven çok hızlı başlamıştı.

Aynı gün çekilen anjiyografi, ikinci ve büyük şoku beraberinde getirdi. Kalp damarlarımdan birisi tıkalıydı, diğer üçünde ise yer yer daralmalar vardı. Sonuçta sıra bana da gelmişti ve “bypass” kaçınılmazdı.

Bir anda sihirli bir elin devreye giridiğini ve inanılmaz bir mekanizmanın saat gibi çalışmaya başladığını gördüm. Hastane sizi, düğmesine basılmış bir otomatın çarkları arasın alıveriyor, akla gelmeyen gereksinimler umulmadık biçimde hızla karşılanıyor, tanıdık tanımadık kan vermek isteyenler sıraya giriyor, haberleşme trafiği inanılmaz bir hızda ve boyutta sürüyor... Bu evrede ben sadece sorulanları yanıtlayan ve söylenenleri yerine getiren bir robotum.

Peşpeşe gerçekleştirilen iki zorlu ameliyattan sonra yoğun bakımda sanal bir ortam... Vücudumun her bir yanından çıkan ince plastik hortumlar, tepemdeki monitörden gelen bip bip sesleri, birbiri ardı sıra girip çıkan hekimler, elinde hep bir aletle yaklaşan, ya kan alan ya serum takan mavi önlüklü hemşireler, kaçamak ziyaretçilerle uykuyla uyanıklık arasında yapılan birbirinin aynı konuşmalar...

Ve, 27 Şubat’ta hayata dönüş için evin kapısından içeri dikkatle atılan ilk adım...

Sevgili dostlarım,

Bu kısa süren hayati serüvenin zihnime çivi gibi çaktığı iki hayati uyarıda bulunmaktan kendimi alamıyorum:

Lütfen sigarayı derhal bırakın ve çevrenizdekilere de bıraktırın. Ben, dört buçuk yıl önce bırakmamış olsam, büyük olasılıkla bugün bu satırları yazamıyor olacaktım.

Lütfen, önemsizdir deyip geçiştirmeyin ve duyduğunuz rahatsızlıklarda mutlaka hekime başvurun. Ben yıllardır, mecbur kalmadıkça hekime başvurmama aymazlığının yol açtığı maliyeti, bugün belki de hayatımla ödemiş olacaktım.

Herkese teşekkür borçluyum.

Çok iyi bir sağlık kurumu Memorial Hastanesi’nde, çok değerli bir hekim Prof. Dr. Bingür Sönmez ve ekibinin tedavisi ile yaşama döndüm ve iyileşme sürecine girdim. Teşekkür ederim.

Başta sevgili dostum Selim Tuncer ve ailesi olmak üzere büyük bir ilgi ve sevgi halesi oluşturan tüm dostlarıma, yakınlarıma ve aileme yürek dolusu teşekkür ederim.

Huysuz intiyar yine aranızda... Bakalım gelişme onda neleri değiştirmiş, birlikte göreceğiz.

Cumartesi, Ocak 27, 2007

Yaratıcı bir protesto

27 Mayıs ne ki?

Geçenlerde çok sevdiğim ve saygı duyduğum tarihçi bir dostumla sohbet ederken, konu 27 Mayıs’a geldi. O, bir araştırmacı yazar olarak bilgi birikimini ortaya koyarken, ben de 27 Mayıs’ı ve onu yaratan koşulları birebir yaşamış biri olarak gözlemlerimi anlattım. Dostum, 22 yaşındaki kızının, hiç izlemediğim Hatırla Sevgili adlı televizyon dizisini büyük bir ilgiyle karşılandığını, yine gençlerin yazdığı Ekşi Sözlük adlı sitede konuya ilişkin yüzlerce girişin olduğunu anlattı. Sohbetin sonunda ikimiz de, kimilerine göre Türkiye’nin demokratikleşmesi yolundaki en önemli aşama, kimilerine göre ise en büyük ayıplardan biri olarak değerlendirilen 27 Mayıs’ın da o günlerde olduğu gibi “ihtilal” ya da "devrim" olarak değil de sonuçta bir “darbe” olarak değerlendirilmesi gerektiğinde birleşirken, bu olayın o yıllarda niçin yanlış algılanarak devrim olarak görüldüğünün bugünkü kuşaklara tüm boyutlarıyla anlatılmadığı, elde toplumsal ve popüler tarih belgesi olarak kayda değer şeylerin bulunmadığı sonucuna vardık. Pek çoğumuzun içinde yaşadığı daha 50 yıl önceki yakın tarihimiz konusunda bu kadar bilgisiz bırakılmamızın elbette pek çok nedeni vardı.

Bu sohbet beni anında yıllar öncesine götürdü ve o günlerde yaşadığım pek çok olayın arasında ilginç, ilginç olduğu kadar da dramatik ve komik bulduğum bir olay gözlerimin önüne geldi ve ona anlattım. 27 Mayıs olgusunun günümüze taşınmasına herhangi bir katkıda bulunup bulunmadığımızı bilemem ama, gülmekten kırıldık. Ben, 27 Mayıs’ın o dönemde yarattığı toplumsal ve bireysel algıyı da yansıtan bu olayı yıllardır dostlarıma anlatırım ve hep aynı duyguları paylaşırız. 12 Eylül darbesinden beri Londra’da yaşayan, yıllarını sendikacılık hareketine vermiş, Türkiye İşçi Partisi saflarında militanca görev yapmış, 21 Mayıs Harbiye Ayaklanması'nın militan teğmenlerinden, Abdullah Yılmaz’la da, her İstanbul’a geldiğinde aynı anının yeni baskılarını yapar, yine gülmekten kırılırız. Bu yazımda o günleri ve sözünü ettiğim anımı anlatacağım.

Mamak Muhabere Okulu’nda yedek subayım. Muhabere Okulu’na bağlı Muhabere Astsubay Okulu’nda kısa bir süre takım subaylığı yaptıktan sonra, doğrudan Muhabere Okulu Komutanı’na bağlı inzibat subaylığı görevine getirilmiştim. Üstelik Doğu Bölgesi İnzibat ve Trafik Karakol Komutanlığı'na... Muvazzaf (meslekten) subayların bile edinmek için her türlü yolu denediği bu itibarlı göreve nedense, Muhabere Okulu Komutanlığı’nca ben uygun görülmüştüm. Komutanı olduğum karakolda Atilla Akınlı adında asteğmen bir yardımcım, bir kıdemli astsubay başçavuş, bir başçavuş, iki onbaşı ve kırk inzibat eri vardı. Ayrıca biri jip biri pikap iki de araç... Araçların ikisi de, kırmızı zemin üzerine yazılmış AS-İZ plakaları ve tepelerine yerleştirilmiş, yanıp sönen kırmızı ışıklar ve sirenlerle donatılmıştı...

Kızılay kıpır kıpır...

27 Mayıs hareketi öncesinde Ankara’nın siyasal ve toplumsal olaylarını birebir yaşıyordum. İnzibat subaylığına getirilmezden önce Astsubay Okulu’ndaki görevim boyunca hemen her gün saat 16.30’da servis aracı REO askeri kamyonlarıyla Kızılay’a iniyor ve arkadaşlarımla buluşarak o günkü eylemlere katılıyordum. Bunların başında da Plevne Marşı’nın ezgileriyle koro halinde söylediğimiz “Olur mu böyle olur mu, kardeş kardeşi vurur mu?” korosu vardı. Bir bölümüne resmi kılıkla katıldığım olaylar arasında Adnan Menderes’in öğrenciler tarafından tartaklanışı, Harbiyeliler’in yürüyüşü, atlı polislerin ayakları altından kaçışmalarımız, göz yaşartıcı bombaların dumanından göz yaşları içinde sığınacak yer arayışlarımız geliyor. Hiç unutmuyorum, 25 Mayıs günü TBMM’de, ünlü Tahkikat Komisyonu konusundaki bir tartışmada Cumhuriyet Halk Partililer’le iktidardaki Demokrat Partililer sıra kapaklarını parçalayarak birbirlerine girmiş ve yaralananlar olmuştu. Bunlardan biri de CHP Milletvekili Selim Soley’di. Soley o gün, başı, üzerinde kan izleri bulunan bir sargıyla sarılı olarak Kızılay’a gelmiş ve büyük bir gösterinin başlamasına neden olmuştu.

Devlet radyosunda ve sansürlü gazetelerde, Vatan Cephesi listeleri, iktidarın eylemleri ve başarıları, “muhalefetin hıyaneti” haberleri dışında tek cümle bilgi ve haber almak mümkün değil. Bu durum söylenti ortamını öylesine besliyor ki, üzerine asfalt dökülen öğrenci cesetlerinden, Et Balık Kurumu'ndaki dev kıyma makinelerine atılan üniversite öğrencilerinden söz edilir olmuştu. Ankara dışından da benzer haberler alıyorduk. Halk gerçekten eski deyimiyle "infial" halinde idi.

Kendimi 27 Mayıs'ın komutanı sanıyorum...

Bu gelişmelerin de katkısıyla 27 Mayıs hareketi gerçekleşti, 10 yıldır Türkiye’yi yöneten DP, iktidardan uzaklaştırıldı. Toplumun büyük kesimi darbeyi bir ihtilal gibi algıladı Diğer illeri bilmiyorum ama Ankara birkaç gün süren coşkulu bir bayram yaşadı. O günlerde Küçükesat’ta oturuyordum ve servis görevi yapan REO kamyonlarla karakola gidip geliyordum. Fakat o sabah servisten söz etmek ne mümkün. Tank ve uçak sesleriyle birlikte sonuna kadar açılmış radyolarda ihtilal bildirileri okunuyor ve sokağa çıkma yasağı konulduğu iddia ediliyordu. Herkes salkım saçak pencerelerdeydi. Ben Küçükesat’tan Akay’a (ve İ. Melih Gökçek hâlâ değiştirmedi ise) şimdiki adıyla İnönü Meydanı’na kadar, askeri bir araç bulabilirim ümidiyle yürümeye başlamıştım. Yol boyunca balkonları ve pencereleri dolduranlarca alkışlanıyor ve atılan çiçeklerin arasında yürüyordum. Genç bir yedeksubay olduğum için müthiş gururlanıyor ve kendimi 27 Mayıs’ı n başkomutanı gibi hissediyordum. Bugün 27 Mayıs’ı ve onu yaratan ortamı yaşamamış olanlara bu tabloyu anlatmakta zorlanıyorum ve bir askeri darbe yandaşı olduğum gibi algılanmaktan da son derece rahatsız oluyorum.

Birkaç askeri araç değiştirdikten sonra karakola ulaştım ve özel jipimle Ankara’yı dolaşmaya başladım. Bu kez de kıyıda köşede kalmış DP’liler ya da yandaşlarını yakalamakla ya da herhangi bir kalkışmada bulunmalarını önlemekle görevlendirilidim. Öğleden sonra sokağa çıkma yasağı delinmiş ve başta Atatürk Bulvarı, Kızılay ve Sıhhiye meydanları olmak üzere Ankara inanılmaz bir şenlik alanına dönüşmüştü. Sözde güvenlik sağlamak amacıyla şehrin içinde dolaşan tanklar, karanfillere boğulmuştu. Tankların üzerinde askerlerle gençler birlikte marşlar söylüyorlardı.

Olur mu böyle olur mu, oğul babayı vurur mu?

Darbeden iki ya da üç gün sonra, gece saat 01.00 sıralarında, özel jipimle Küçükesat’tan Mamak’a gidiyordum. Sokağa çıkma yasağı nedeniyle yollarda in cin top oynuyordu. Tam Kurtuluş Meydanı’ndan geçerken şoförüm Manisalı Mehmet Pehlivan acı bir fren yaptı. Gecenin karanlığında uzun boylu bir gencin kendini jipin önüne attığını gördüm. İçgüdüsel olarak ikimizin de elleri de tabancalarımıza gitti. Genç büyük bir heyecanla yaklaştı ve “Lütfen yardım edin bana, lütfen kumandanım...” dedi. Mehmet elindeki feneri delikanlının yüzüne tuttu. Şaşırdım. Çünkü hiç yabancı gelmemişti bana karşımdaki yüz. Sokak lambasının altına gelmesini işaret ettim. Mehmet de jipi lambanın aydınlığına çekmişti. Artık birbirimizi daha iyi görüyorduk. Evet bu Erdoğan’dı, Gülşehir’de ilkokuldan sınıf arkadaşım. “Erdoğan sen misin?” dedim şaşkınlıkla. Yüzüme dikkatle baktı ve o da bana “Teğmenim, sen Şahin’sin!” dedi. Jipten indim ve heyecanla kucaklaştık. On on iki yıldır görmediğim arkadaşımla böyle bir durumda karşılaşmak çok garip gelmişti bana. Erdoğan heyecanını bastırmaya çalışarak benimle karşılaşmasının büyük şans olduğunu söyledi ve sorununu anlatmaya başladı:

“Şahin’ciğim, üç gündür pederle başımız dertte. Adam kafayı çekip çekip olay çıkarıyor mahallede. 27 Mayısçılar’dan tut da İsmet Paşa’ya kadar herkese uluorta küfrediyor. En yakın komşularımız bile rahatsız, biraz daha kalırsa mahalleli linç edecek diye korkuyorum. Allahaşkına şu adamı içeri alın da biz de kurtulalım, onun da başına bir şeyler gelmesin...

Durum gittikçe ilginç hale geliyordu, ama yapacak başka bir şey yoktu. Erdoğan’ı da arabaya alıp, Topraklık semtine doğru yola koyulduk. Mahallede ışıkları yanan tek katlı, yarı gecekondu bir evin önünde durduk. Erdoğanlar’ın eviydi burası. Erdoğan, babası götürülürken görünmek istemediği için biraz ilerde gizleniyordu. Evin önünde üstü hasırlarla kapatılmış bir set vardı. Elli yaşlarında, uzun boylu, zayıf sakalları uzamış, sinirli bir adam karşıladı bizi. Beni görür görmez,

“Sonunda götürmeye mi geldiniz, götürün bakalım, korktuğumu mu sanıyorsunuz, orada da aynı şeyleri söyleyeceğim” dedi. Sette ahta bir masa, üzerinde, o zamanlar çopur diye anılan 35’lik boş bir rakı şişesi, yarısına kadar sulandırılmış rakı dolu bir çay bardağı, peynir kırıntıları vb. Bir de Grundig TK 23 marka, makaralı, makaraları boşa dönen bir teyp vardı. Adama Erdoğan’ın arkadaşı olduğumu söyledim.

Biliyorum, biliyorum, zaten Erdoğan, öz oğlum ihbar etti beni, nerde o şimdi? Kaçtı değil mi, benden korkup kaçtı, alacağı olsun onun. Mahalleli de kıçına kına yakar artık” dedi öfkeyle. O sırada karısı çıktı içerden. Şaşkın şaşkın bize bakarken, kocasını koruyup kollayıcı bir tavır da takınmamıştı nedense. İçerden adamın ceketini getirdi. Adam sürekli homurdanıyordu ama güçlük çıkarmadan, teypini de koltuğunun altına alıp bizimle gelmeyi kabut etti. Bu arada çevredeki evlerin ışıkları yanmaya ve perdelerin arkasından meraklı sliüetler belirmeye başlamıştı.

Milli Türk Musikisi

Jipe bindikten sonra teypi niçin yanına aldığını sordum. Homurdanarak, “Onda milli Türk musikisi var, sen hiç dinlemedin mi?” dedi. Sonra da sarhoş kafayla priz arar gibi bir harekette bulunup, arabada olduğunu farkedince vazgeçti. Yol boyunca hiç konuşmadık. Teslim aldığımız yer benim yetki alanımda olmadığı için onu Ulus’taki Merkez Komutanlığı Karargahı’na götürüp teslim ettim. Tutulan tutanak sayesinde de adının Selahattin olduğunu öğrendim.

Aradan birkaç hafta geçmişti. Aynı zamanda Doğu Bölgesi Garnizon Komutanı da olan Muhabere Okulu Komutanı Tuğgeneral Celadet Ögel’in beni emrettiği bildirildi. Huzura çıktım. Celadet Paşa tedirgin ve sinirli bir tavırla,

Teğmen, nedir bu Topraklık’tan aldığınız adam? Topraklık’la ne alakan var senin de oralarda olaylara müdahale ediyorsun?” dedi. Durumu açıklayınca sakinleşti ve yanındaki Kurmay Albay İhsan Sakarya’ya dönüp,

Şu işe bak yahu, millet öyle bezmiş ki, babasını bile ihbar ediyor... Yalnız anlayamadığım bir husus var albayım, soruşturmayı nedense askeri mahkemede değil, sivil mahkemede açmışlar” dedi. Sonra da bana, mahkemeden tanıklık için davet geldiğini bildirip resmi bir zarfı uzattı ve

Ere de tembih et, mahkemede sadece bildiklerinizi anlatın, ileri geri laf etmeyin sakın teğmen” uyarısında bulundu. Ardından da ekledi: “Sonra da gelip bana anlatacaksın mahkemeyi”.

Kadifeden darbesi...

İlk kez mahkemeye çıkacağım için çok heyecanlanmıştım. Bir hafta kadar sonra, benimle birlikte çağrılan şoförüm Mehmet Pehlivan’la Anafartalar Caddesi’ndeki Adliye binasına gittik. Bizi yönelttikleri üst katlara çıkarken kulağıma garip sesler geldi. Birileri “Kadifeden Kesesi” türküsünü söylüyordu ama sözleri çok yabancıydı. Kulak kesildim. Türkünün sözleri Harbiye Marşı’nın sözleriydi... Yukarı kata çıkınca ses daha da belirginleşmişti. Hiçbir anlam veremiyordum ama bir yandan da gülmekten kendimi alamıyordum. Ayrıca koridorlardaki insanlar da şaşkın ve anlamsız gözlerle birbirlerine bakıyorlardı. Sesin, bizim de ifade vereceğimiz sorgu yargıcının odasından geldiğini anlayınca şaşkınlığımız iyice arttı. Evet, Kadifeden Kesesi türküsü resmen Harbiye Marşı’nın güftesiyle söyleniyordu:

Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız,
Tufanları gösteren, tarihlerin yadıyız,
Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti,
Cehennemler kudursa, ölmez nigahbanıyız.

Yaşa varol Harbiye, yıkılmaz satvetinle,
Göklerden gelen bir ses sana ne diyor, dinle:
Türk vatanı üstünde sönmez güneşsin sen,
Kartal yuvalarında, hürdür millet seninle.

Kapının önündeki kalabalık artmaya başlamıştı. Herkes kulak vermiş bu garip durumu izliyordu. Kapıdaki mübaşire tanık olarak geldiğimizi söyleyince, tam bir kumandan edasıyla “Bekleyin” dedi. Kısa bir sessizlikten sonra içerden gelen müzik değişiverdi. Bu kez müzik Harbiye Marşı ama, sözleri değişikti:

Kadifeden kesesi kahveden gelir sesi
Oturmuş kumar oynar ciğerimin köşesi

Kadife yastığım yok odana bastığım yok
Kitaba el basarım senden başka dostum yok...

Nihayet kafama dank etti. Bu sesler, Erdoğan’ın babası Selahattin Bey’in, yanından ayırmadığı teypten geliyordu. Güleyim mi ağlayayım mı, bilemedim. Adliye koridorlarında çın çın öten bu garip müzik bitince beni tanık olarak içeri aldılar. Selahattin Bey’le gözgöze gelmemeye özen göstererek ifademi verdim. Mehmet’in ifadesi de tamamlandıktan sonra garip duygular içinde Adliye binasından ayrıldık.

O gün bugündür dinlediğim bu garip şarkıların kulağımdaki izleri ve bu yaratıcı protesto yönteminin sahibi Selahattin Beyin yüzü belleğimde taptaze durur ve bu anımı anlatmaktan büyük zevk duyarım. Tabii olayı Celadet Paşa’ya anlatırken hiç zevk duymadığımı da belirtmek isterim.

Pazartesi, Ocak 01, 2007

Bir ajans kurmak...

Son görev kutsaldır



3 Mayıs 1985... Sevgili Betûl Mardin’le birlikte bir hafta süren hummalı bir çalışmadan sonra, isim babası olduğum Vestel’in, Manisa’daki, bugün bir deve dönüşen fabrikası anlı şanlı bir törenle dönemin Başbakanı Turgut Özal tarafından açılıyor ve ben Merkez Ajans’taki son görevimi tamamlamanın huzuru içinde, ertesi günkü feribotla İstanbul’a dönüyorum.

İşsizim ve birikmiş yıllık izinlerimi kullanıyorum. Kurucu ortağı olduğum Merkez Ajans’tan ayrılma nedenim, ortaklık yapısında yapılmak istenen değişiklik. (Bu gelişmeyi ilerde yazmayı düşünüyorum) İşten ayrıldığımı, Ajans dışında ailem ve Ersin Salman’dan başka kimse bilmiyor. Ersin’e de, daha sonra, benim niçin haberim olmadı, siteminde bulunmasın diye bilgi veriyorum. Ersin, kendinden beklenen büyük bir incelikle, Ajans Ada’da yerimin hazır olduğunu söylüyor ve yurtdışına yapacağı iş gezisine birlikte çıkmamızı öneriyor. Bu iki öneriyi de nezaket daveti saydığım için teşekkürle karşılıyorum.

Ne zaman kuruyorsun?

Yıllardır yaşamadığım hoş bir avareliğin tadını çıkarıyorum. Merkez Ajans’tan ayrıldığım haberi hızla yayılıyor ve peş peşe teklifler geliyor. Kimi dostlarım da “ne zaman kuruyorsun?” diye soruyorlar. Ajansından ayrılanın kendi ajansını kurma alışkanlığı o yıllarda yeni başlamış durumda. Ajans kurma fikri aklımın köşesinden bile geçmiyor. Ne yapacağıma karar vermekte zorlanıyorum. Yirmi beş yıl yaşadığım Ankara’dan işimi gücümü bırakıp dört yıl önce ailece İstanbul’a yerleşmişiz. Onca zamana karşın, İstanbul’da hâlâ Ankaralı gibi yaşıyorum. İşsiz kalmamsa, kendimi sudan çıkmış balık gibi hissetmeme neden oluyor.

Merkez Ajans’tan ayrılmamı gerektiren durumun bir benzeriyle karşılaşma korkusu, iş önerilerine soğuk bakmama neden oluyor. Orta boy bir ajansın ortaklığı ve yönetim kurulu başkanlığı, bir büyük ajansın genel müdürlük, dost birkaç ajansın ise ortaklık önerileri önümdeki seçenekler arasında. Görüşmelere gidiyorum ama, ücret söz konusu olduğunda, reddedilmek için, kabul edilmesi mümkün olmayan paralardan söz ediyorum. Ajans kurma fikrine ısınmam olanaksız. Başaramayacağım ve ele güne rezil olacağım korkusu tüylerimi ürpertiyor.

Ajans kurmak kimin harcı?

Ayrıca o dönemde reklam ajansı kurabilmek kolay değil. Alaeddinin Lambası gibi bir internet, Güzel Sanatlar Akademisi gibi bir bilgisayar altyapısı, asıl mesleği şair, öykü yazarı, ziraat mühendisi ya da eczacı olmayan profesyonel reklamcılar, yıllarca pazarlama ve reklam eğitimi görmüşçesine bilgili ve doğru karar verebilen reklamverenler ve yozlaşan etik ve ticari anlayışı dışında olağanüstü teknolojiyle donatılmış zengin bir medya, hayallerimizin bile çok ötesinde. Reklamcılıkta başarılı olabilmek, sadece kişisel sezgiler, duyarlılıklar ve becerilerle mümkün. Böyle bir dönemde reklam ajansı kurmak kolay mı?

İki kocaman ay avarelikle geçiyor. Temmuzun başlarında eve gelen bir telefon, hayatımın akışını belirleyen gelişmelerin başlangıcı oluyor. Akşam eve döndüğümde kızım Elif, Mehmet Reşat adında birinin beni aradığını ve telefon numarası bıraktığını söylüyor. Arayan Mehmet Reşat Karamehmet, Mehmet Emin Karamehmet’in kuzeni ve Uluslararası Endüstri ve Ticaret Bankası’nın genel müdür yardımcısı.

Uluslararası’nın Genel Müdürü Erol Aksoy altı ay kadar önce Denizli’de yerel bir banka olan İktisat Bankası’nı satın alıp İstanbul’a getirmiş ve banker krizinde kapanan Hisarbank’ın Zincirlikuyu’daki binasında faaliyete geçirmiş. İşin ilginç yanı, bina Hisarbank’ın kapanmasıyla, Uluslararası’nın sahibi olan Çukurova Grubu’na geçmiş. Aksoy, söylentileri yıllarca süren bir operasyonla hem bu binayı ele geçirmiş, hem de Uluslararası’nın seçkin elemanlarından yaklaşık 200 kişiyi İktisat Bankası’na aktarmış. Uluslararası’nın başına da, yanlış anımsamıyorsam, aynı gruba ait Yapı Kredi Bankası’nın Yönetim Kurulu Üyesi Vural Akışık getirilmiş.

Amerika'dan gelen teklif

Akışık o dönemde sık sık Merkez Ajans’a ziyaretimize geliyor ve Pamukbank’ın müşterimiz olmasına karşın, Uluslararası’na da hizmet vermemizi istiyor. Biz bunun mümkün olamayacağını anlatıyoruz ama sonuçta ısrarına dayanamayıp, bir toplantıda Pamukbank’ın Genel Müdürü İbrahim Betil ve yardımcısı Akın Öngör’e Vural Akışık’ın bu önerisinden söz ediyoruz. Bir anda hava elektrikleniyor ve Betil’le Öngör büyük bir tepkiyle, Akışık’ın bunu nasıl teklif edebildiğini ve bizim de bunu nasıl olup da onlara iletebildiğimizi soruyorlar. Sonuçta durum açıklanıyor ve bizim de Akışık’a bunun mümkün olamayacağını anlattığımızı söylüyoruz ve konu kapanıyor. Akışık’ın bu isteğini ve hizmet aldığı Ajans Ada’dan ayrılmak üzere olduğunu bildiğim için, Mehmet Reşat Karamehmet’in bana bir teklifte bulunacağını düşünüyorum.

O gece gözüme uyku girmiyor. Ertesi gün öğleye doğru Mehmet Reşat Karamehmet’i arıyorum. Kısa bir sohbetten sora ağzındaki baklayı çıkarıyor. Merkez Ajans’tan ayrılış nedenimi ve şimdi ne yapmak istediğimi soruyor. Daha sonra da, Vural Akışık’ın kendisini Amerika’dan aradığını ve benim Merkez Ajans’tan ayrıldığımı ögrendiğini, perşembe günü İstanbul’da olacağını ve mümkünse saat 17.30’da benimle görüşmek istediğini söylüyor. Benim ayrılmam haberini Amerika’da öğrenmiş olmasını bir türlü anlayamıyorum. Ve perşembe günü söz konusu saatte Banka’da olacağımı söylüyorum.

Ben enayi miyim?

O gün Vural Akışık’la aramızda ilginç bir görüşme geçiyor. Ayrılış nedenim konusunda bir kez daha kibarca sorgulanıyorum. Sonra Akışık ne yapmayı düşündüğümü soruyor. Birtakım teklifler aldığımı, fakat hiçbir fikrim olmadığını ve herhangi bir karar veremediğimi söylüyorum. Fazla beklemeden malum soru karşıma çıkıyor. Akışık,

“Niçin kendi ajansını kurmuyorsun?” diyor. Bana bir öneride bulunacağından eminim ama böylesine net olacağını beklemiyorum. Domuzluğum tutuyor, ajans kurmanın ve özellikle de müşteri edinmenin kolay olmadığını anlatmaya çalışıyorum. O, net ve kararlı bir tavırla, bir ajansın başlangıç yatırımının ne kadar olacağını soruyor. Tuzağa düştüğümün ve dönüşün kolay olmayacağının farkına varıyorum ve biraz düşündükten sonra işi yokuşa sürmek için yaklaşık 70-80 milyar gerektiğini söylüyorum.

“Şirketini hemen kur, ben sana yapacağın ilk işler için 37 milyar avans çıkaracağım, sen ödemelerini nasıl olsa vadeli yaparsın, bu para da senin işini görür” diyor. Bu kadarını hiç beklemediğim için aptallaşıyorum. İçinde bulunduğum ikilem anlatılabilir gibi değil. Bir yandan bana duyulan güvenin verdiği mutluluk, bir yandan ajans kurma fikrinin ürkütücülüğü... Bir şeyler yapmam ve bu gelişmeyi engellemem gerektiğini düşünerek, konuşmayı başka bir mecraya sokuyorum. Ajans Ada’nın sahibi Ersin Salman’ın çok eski ve yakın dostum olduğunu, bu koşullarda ajans kurarsam, Uluslararası’nı onun elinden almış gibi olacağımı, bu davranışın Ersin’le hukukuma aykırı düşeceğini ve bunu da istemediğimi söylüyorum. Bunun üzerine Akışık, Ersin’in, benim Merkez Ajans’tan ayrıldığımı bilip bilmediğini soruyor. Bildiğini, hatta ilk olarak ona haber verdiğimi söylüyorum. Bu defa ölçülü bir alaycılıkla şöyle devam ediyor:

“Sen enayi misin yahu?.. Biz Ersin’le bir ay önce oturup birlikte kararlaştırdık ayrılmayı. Üstelik o bana ajans bulmamda yardımcı olacağını söyledi ve birkaç öneride de bulundu. Ersin madem bu kadar yakın dostun ve işinden ayrıldığını biliyor da niye senden bahsetmiyor bana, niye seni önermiyor?.. Boş ver bunları boş ver, dostluk başka, alışveriş başka... Sen kendi işine bak...” Edecek söz bulamıyorum. Vural Akışık’la el sıkışıyoruz. Bir an önce ajansı kuracağımı ve eylül ayında da medyaya çıkacağımızı vaat ederek ayrılıyorum.

İlişkilerimizin biraz buruk olmasına karşın, ilk işim Nazar’ı aramak oluyor. Merkez Ajans’tan ayrılırken onun bana “Ajans kurarsan ve uygun görürsen sana ortak olmak isterim, uygun görmezsen de her türlü desteği vedmeye hazırım” şeklinde verdiği bir söz var... Nazar’la görüşmemiz sıcak geçiyor. Gelişmenin kendisini çok sevindirdiğini, ancak bana ortak olursa, bunun Pamukbank yönetimi tarafından yanlış, hatta bir danışıklı dövüş olarak algılanabileceğini söylüyor. Peşinden hemen Ersin’i arıyorum, fakat hâlâ yurtdışında, ne zaman döneceği de belli değil.

Üçlü altyapı

Temmuzun ortasında koşuşturmaya başlıyorum. Bir yandan şirket kuruluşunu tamamlamak, bir yandan uygun bir yer bulmak, bir yandan da daha önce Merkez Ajans’ın, peşinden de Ajans Ada’nın tezgahından geçmiş bir bankaya tatmin edici hizmet verebilmek... Gerçekten günlerim uykusuzluk ve gerginlik içinde geçiyor. İlk işim, Ankara’daki şirketimden tanıdığım ve o dönemde Oyak’a bağlı Yatırım Finansman Şirketi’nde Genel Müdürlük yapan Tuncay Akoğlu ve Merkez Ajans’ın Art Direktörü Erkal Yavi ile görüşmek oluyor. Tuncay’a ortaklık öneriyorum, Erkal’dan ise, ortaklık olanağı da sağlayabileceğim bir art direktör bulmasını istiyorum. Erkal, bir yandan hoşuma giden, bir yandan da beni tedirgin eden bir öneride bulunuyor ve ajansı birlikte kurmamızı istiyor. Bunu uzun uzun düşünüyorum. Aslında idari ve mali konularda Tuncay’ın, yaratıcı grupta Erkal’ın varlığı, ajansın güçlü bir altyapıyla kurulmasını sağlayacak, ama Merkez Ajans’ın temel direklerinden olan Erkal’ı Nazar’dan nasıl isteyebileceğimi düşünemiyorum. Merkez Ajans’tan ayrılırken Nazar’ın söyledikleri bir kez daha aklıma geliyor. Erkal’a, bu önerisinin aramızda kalmasını, ben Nazar’la konuşmadan kimseye açmamasını söylüyorum. Tam Nazar’la görüşmeyi planlarken, Erkal bir akşam eve geliyor ve Nazar’la kendisinin konuştuğunu ve ona birlikte ajans kuracağımızı söylediğini anlatıyor. Beynimden vurulmuşa dönüyorum. O anda Erkal’la ilişkimi kesmek geliyor aklıma ama anlıyorum ki iş işten geçmiş. Bunu Nazar’a izah edebilmeyi düşünürken, ertesi gün Ana Basım’ın büyük ortağı Yücel Uzmen arıyor ve,

“Yahu sen ne halt ettin. Nazar’a bu kazık atılır mıydı?” diyor ve Nazar’ın ateş püskürdüğünü, “Şahin bunu nasıl yapar, anlayamıyorum, gelip benimle konuşamaz mıydı? Bundan sonra benim için Şahin Tekgündüz diye birisi yok” dediğini anlatıyor. Bu tepki karşısında Nazar’ın karşısına çıkmamın ve onunla konuşmamın mümkün olmadığını düşünüp işi oluruna bırakıyorum. Nazar'la dostluğumun tarihe gömüldüğünü düşünmek istemiyorum.

Bu oldubitti ve tatsızlığı çaresizlikle sineye çekip, Anadolu Yayıncılık’ta çalışırken tanıdığım Edip Kavuzlu’yu buluyorum. Kavuzlu, mali işler ve muhasebe konusundaki bilgi düzeyi ve güvenilir kişiliği ile bulunmaz birisi. Daha sonra da, bugünlerin bile en tanınmış mali müşviri olan Atilla Selçuk’a ulaşıyorum... Şirket kuruluşuyla ilgil işilemler sürerken, ajansın adı, kimliği çalışma ortamıya ilgili koşuşturmalarım sürüyor. Mas Basımevi’nin sahibi Lokman Şahin’in yardımıyla, Teşvikiye Caddesi 73 numaradaki Varon Apartmanı’nın birinci katını kiralamayı başarıyorum. Bir üstümde ise dönemin ünlü art direktörlerinden Aydın Ülken var. Bu, bana büyük bir güven duygusu veriyor.

Megafonlu ajans


Büyük tereddütlerden sonra ajansın adının Pazarlama Araştırma Reklam sözcüklerinin ilk harflerinin oluşturduğu Parajans olmasına karar veriyorum ve hemen Bülent Erkmen’e başvuruyorum. Yıllarca Parajans’ın kimliğini oluşturan megafonlu adam amblemi onun armağanı. Daha sonra tarihi apartmanın harap durumdaki dairesinin onarılması, Koleksiyon’a ısmarlanan mobilyaların tamamlanması, ajansı temsil edecek basılı malzemenin Mas Basımevi’nde hazırlanması birbirini izliyor. Bu arada zaman zaman benim evimde, zaman zaman da onarımdan uzak tuttuğumuz bir odada Uluslararası’nın yeni kampanyasını hazırlıyoruz. Tabii önce ayrıntılı bir strateji raporu.

Ağustos sonunda medyaya çıkıyoruz. İlk kampanyamız, Uluslararası'nın sektör içindeki yerini belirleyen ve işi dış ticaret olanların 1985'i nasıl bitirdiklerini sorgulayan ve Uluslararası'yla çalışanların yeni yıla başarıyla girdiklerini anlatan bir kampanya.

Hemen peşinden gelen ikinci kampanyamız ise zengin vaatlerle dolu.

Yılın son kampanyasında ise, Uluslararası’nın öteki bankalardan farkını, 12 Eylül’ün getirmeye çalıştığı Osmanlıca başlıklarla anlatmaya çalışıyloruz. Aklımda kalan başlıkların kimileri şöyle: “Adem-i merkeziyet”, “Lisan-ı cari”, “Hesab-ı kat’i”, “Gayrı kabil-i rücu”, “Sürat-i intikal”...

Kampanya, başlıkları nedeniyle büyük ilgi görüyor. Kimi köşe yazarları, başlıkların Kenan Evren’in dayattığı Türkçe’yle dalga geçtiğini, kimileri ise unutulmaya yüz tutan terimleri gündeme getirdiğini yazıyor. Başlıkların Osmanlıca olmasına karşın her biri çağdaş işletmeciliği ve uzman bankacılığı tanımlıyor ve işini görüyor.

Küslük bitiyor ama...

Bu arada Ersin’in yurtdışından döndüğünü öğreniyorum ve ısrarla arıyorum. Üst üste aramalarıma karşın telefonlarıma çıkmıyor. Aradan altı aya yakın zaman geçiyor. Ajans Ada’daki dostlarımı araya sokup, beni aramasını sağlıyorum. Sonunda, o günlerin ünlü lokantalarından Taşlık’taki Teras Restoran’da bir öğle yemeğinde bir araya geliyoruz. Başlangıçtaki soğukluk ve resmiyet çok garibime gidiyor ve “Ersin’le böyle mi olacaktık” diye düşünüyorum. Bu duygu bir yandan hüzün verirken bir yandan da saçma bulduğum için gülmeme neden oluyor. Neden sonra hava sıcaklaşıyor, ben Vural Akışık’ın söylediklerini aktarıyorum, durumu açıklamak için kendisini ısrarla aradığımı ama yurtdışında olduğu için ulaşamadığımı anlatıyorum.

Altı ay kadar süren kırğınlık sona eriyor, eriyor ama, bir yıl sonra Reklamcılar Derneği’ne üye olmak için yaptığım başvuru, Asbaşkan Ersin Salman imzasını taşıyan bir yazıyla reddediliyor. Gerekçe olarak da Parajans’ın henüz kendini kanıtlamış bir ajans olmadığı gösteriliyor. Ama bu defa küsmüyoruz birbirimize ve izleyen yıl dernek üyeliğim kabul ediliyor.

Çarşamba, Aralık 20, 2006

Mayın tarlaları

Reklamcılık mayın tarlasında dolaşmaya benzer. Her an ayağınızın altında bir patlamayla sarsılabilirsiniz. Bu mayınlar genellikle sizi yaşamdan koparmaz ama, dramatik sonuçlar da yaratabilir. Bunların kimi ilişkilerinizi zedeler, kimi kasanızı altüst eder, kimi üstesinden gelinemez sorunlar yaratır, bakarsınız kimi serseri bir mayın da sizi yargının karşısına çıkarıverir. Aslında reklamcılık netameli zenaattır.

Ben de her reklamcı gibi meslek yaşamımda pek çok mayına bastım ve meydana gelen hasarların ağır bedellerini ödedim. Yıllarca, basımevlerinden gelen paketleri saatli bomba gibi gördüm ve açmaya, açtırmaya cesaret edemedim. Milyarlarca liraya malolan bir işte, yanlış basılan tek bir rakam yüzünden işi çöpe atmanın acısını yaşadım. Ama tam yirmi beş yıl önce, sadece benim değil, birlikte çalıştığım arkadaşlarımın da ayakları altında patlayan bir mayını anımsadıkça, gülmekle hüzünlenmek, öfkelenmekle küçümsemek, nefretle acımak duyguları arasında gidip geliyorum hâlâ...

12 Eylül’ün en azılı dönemi. 1982’nin ilkbaharı. Merkez Ajans, kuruluşunun birinci yılında... Ajansın kurulmasına neden olan Uluslararası Endüstri ve Dış Ticaret Bankası, kısa bir süre önce Transtürk Holding’den Çukurova Grubu’na geçmiş, genel müdürlüğüne de o dönemde henüz yıldızı parlamamış olan genç bankacı Erol Aksoy getirilmiş. Aksoy, ünlü 24 Ocak Kararları'yla başlayan Türkiye’nin dışa açılma seferberliğini bir fırsat olarak değerlendirip, o günlere kadar küçük bir banka olarak kalan Uluslararası Endüstri ve Dış Ticaret Bankası’nı, özellikle dış ticaretin finansmanında ve işlemlerinin gerçekleştirilmesinde uzman bir banka haline getiriyor. Bankanın adı, bizim de katkılarımızla, Uluslararası olarak kısaltılıyor. Bu gelişme, bankacılık sektöründe hemen yansımasını buluyor ve dış ticarette uzmanlaşmaya çalışan bankalar birbirini izlemeye başlıyor.

Bir Dünya Bankası

Uluslararası’nı farklılaştırmayı ve sadece sektörde değil, ekonomi alanında özel bir yere konumlandırmayı amaçlayan iletişim stratejimiz adım adım uygulanıyor ve kısa sürede olumlu sonuçlar vermeye başlıyor. Basın ve televizyonda “Bir Dünya Bankası” başlığıyla başlattığımız meraklandırma “teaser” kampanyasının ardından aynı başlığı taşıyan bir deklarasyon ilanı yayımlıyoruz. Reklam kampanyasıyla birlikte banka da, büyük bir ilgiyle karşılanıyor.

Dünya bankası kavramını daha etkili bir görselle destekleyebilmek için yeni filmler ve ilanlar tasarlıyoruz ve bu arada iyi fotoğraf verebilecek, görkemli bir dünya küresi arıyoruz. Başvurmadığımız yer kalmıyor. Cağaloğlu’nu altüst ediyoruz, ama ilk ya da ortaokul öğrencileri için yapılmış küçük ve fotoğraf için yetersiz kürelerden başka bir şey bulamıyoruz. Art Direktörümüz Erkal Yavi, Lufhansa Havayolları’nın Elmadağ’daki acentesinin vitrininde çok büyük bir küre olduğunu, ancak film ve fotoğraf çekimi için kimseye vermediklerini öğreniyor. Birkaç yazışmadan sonra sigortalamak kaydıyla küreyi iki günlüğüne alıyoruz.

Beş altı yıl kadar önce bir uçak kazasında yitirdiğimiz usta fotoğraf sanatçısı Ahmet Kayacık küreyi binbir güçlükle bir kamyonete yükletip stüdyosuna getiriyor ve renkli, siyah-beyaz, negatif, diapozitif bir yığın fotoğrafını çekiyor. Yanlış anmısamıyorsam, “pack shot”larda kullanılmak üzere değişik açılardan filmini de çekiyoruz ve küreyi sağ salim yerine teslim ediyoruz.

Bu kürenin bir süre sonra ayaklarımızın altında patlayan bir mayına dönüşeceğinden habersiz, yeni ve güzel ilanlar hazırlıyoruz. Bunlardan birini hiç unutamam, keşke bulup da buraya koyabilseydim. Siyah bir fonda, güzel bir ışık yalamasıyla neredeyse sliüeti görünen kürenin yer aldığı “paspartu” dediğimiz bir ilan, gazetelerde ve üst gelir düzeyinin okuduğu dergilerde birçok kez yayımlanıyor ve çok beğeniliyor. O zor beğenen Erol Aksoy, ilan için bize teşekkürler yağdırıyor.

Alman mayını

Gel zaman git zaman, 82’nin Mayıs ayı ortalarında bir gün Erol Aksoy beni arıyor ve Rotaryenler’in 22 Mayıs 1982 tarihinde Kuşadası’nda yapacakları yıllık toplantıda dağıtılmak üzere özel bir gazete hazırlandığını ve buraya bir reklam vermemiz gerektiğini söylüyor. Reklamı büyük bir keyifle hazırlıyoruz. Tam sayfa siyah-beyaz reklamın alt yarısında, Lufthansa küresinin Avrupa ve Ortadoğu bölgesini gösteren bölümü yer alıyor. O bölümdeki Türkiye haritası dekupe edilerek büyütülüyor ve çevresine verilen derinlik gölgesiyle de öne çıkarılıyor.

İlan, fotoğraçı Ahmet Kayacık’ın, Art Direktör Erkal Yavi’nin, karanlık odacı ve pikajcı arkadaşlarımızın, ilanın son halini görüp düzeltmeleri yapan yazar arkadaşımız Gül Evrin’in, medya sorumluları Hülya Gönensin ve Figen Bilgin’in, en son da benim denetimimden geçip söz konusu gazeteyle ilgilenen Nazım Bey adındaki bir rotaryene gönderiliyor.

Birkaç gün sonra Nazar Büyüm arıyor. O dönemde hemen bütün zamanını Akkavak Sokak Villa Belkıs’taki Adam Yayıncılık’ta geçiren Nazar, Rotaryenler gazetesine gönderdiğimiz ilanın orijinaline dikkatle bakmamı istiyor. Grafikten getirtip bakıyorum ve hiçbir terslik görmüyorum.

Haritaya bak, Güneydoğu ve Karadeniz Bölgelerine...” diyor. Aman Allahım, gözlerime inanamıyorum; sırtımdan ter boşanıyor. Güneydoğu Bölgesi’nde gözle görülür bir Kurdistan, Karadeniz Bölgesi’nde de aynı şekilde Pontus yazıyor... Ne diyeceğimi şaşırıyorum. Biraz sonra bütün ajans odamda toplanıyor. Arkadaşların şaşkınlığı benden az değil. Lufthansa küresinin bütün fotoğraflarını ve dialarını önümüze serip bakıyoruz. Daha önce gözlerimizden kaçan Kurdistan ve Pontus sözcükleri bu kez gözlerimizi oyar gibi duruyor karşımızda.

Nazar olayla ilgili gelişmeleri anlatıyor. Uluslararası’nın Yönetim Kurulu Başkanı Berat Akerman Kuşadası’ndan Nazar’ı arıyor ve dönemin Enerji Bakanı Rotaryen Serbülent Bingöl’ün uyarısı üzerine toplantı için hazırlanan gazetenin dağıtımını durdurduğunu bildiriyor ve gazetede yer alan Uluslararası ilanındaki Kurdistan ve Pontus kelimelerinden söz ediyor. Akerman, ilandaki resmin kaldırılarak aynı sayfanın yeniden basılıp çok acele kuşadası’na gönderilmesini istiyor. Bu bilgi üzerine biraz rahatlıyoruz ve sayfayı yeniden hazırlayıp Anabasım’da bastırarak, bir arkadaşımızla Kuşadası’na gönderiyoruz. Orada önceki sayfa koparılıp yerine yenisi konuluyor ve gazete bir gün gecikmeyle Rotaryenlere dağıtılıyor.

Yeter artık!..


Tam sorunun sessiz sedasız geçiştirildiğini düşünürken, 4 Haziran günü gazeteci bir dostum arayıp, Son Havadis Gazetesi’ne bakmamı söylüyor. Bir terslik olduğundan emin bir şekilde gazeteyi aldırıyorum ve açar açmaz beynimden vurulmuşa dönüyorum. Manşet, alnıma doğrultulmuş silah gibi... “YETER ARTIK!... Vatan haritasını elimizle bölmek gafletinden ne zaman kurtulacağız?..” Manşetin hemen altında bizim Rotaryenler için hazırladığımız ilanın harita bölümü ve uzun bir haber... Haberden bazı bölümleri aktarıyorum:

“Evet, bu harita İstanbul’da basılan 22 Mayıs 1982 tarihli bir gazetede yayınlanmıştır. Uluslararası Endüstri ve Ticaret Bankası’nın ilanındaki haritanın Türkiye’yi gösteren bölümüdür. Bu talihsiz haritada, vatanımızın Karadeniz bölgesi (PONTOS) diye adlandırılmakta, Güney Doğu bölgesi ise (KÜRDİSTAN olarak gösterilmektedir. Gaflet ve delâletin böylesi karşısında, kafalarımız durmakta, ellerimiz işlememektedir. Bu vatanı kime karşı ve nasıl koruyacağımız hususunda idrakimiz çaresiz kalmaktadır. “Uluslararası Endüstri ve Ticaret Bankası’nın bu ilanın hazırlanması ve yayınlanmasıyla ilgili bütün görevlileri, affedilmez ihmalin müşterek sorumluları mıdır? Yoksa, böyle bir ihmalin arasına bir gizli el, bir hain el, bir bölücü ve yıkıcı el mi karışmıştır? Hiç şüphesiz bu noktayı ortaya çıkarmak adlî mercilerin görevidir.” “Evet, yeter artık.. Vatanımızın bölünmezliğini korumak için, gaflet ve delâlete düşmekten artık kesinlikle kurtulalım. Hıyanet, harimi ismetimize böylesine girebildiğine göre, kaybedecek daha fazla zamanımızın kalmadığı anlaşılmaktadır.”

Ankara’daki gazetecilik yıllarımda yakın dostum olan Mustafa Özkan’ın gazetesinde çıkan bu haber, iki yıl süreyle Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yargılanmama neden oluyor. Merkez Ajans’ın ortağı ve avukatı sevgili Ümit Ökten, delikanlılık arkadaşım Avukat Necmettin Karaerkek ve Uluslararası’nın hukuk danışmanı ve avukatı Profesör Süheyl Donay savunmamı üstleniyor. Dava süresince titizlendiğim en önemli konu, Nazar Büyüm’ün adının herhangi bir nedenle olaya karıştırılmaması. Onun sorunla hiçbir ilgisi yok, fakat adının olaya karışması, birilerinin arayıp bulamadığı bir fırsat yaratacak ve ikimizin başı da daha çok derde girecek.

Saygıdeğer bilirkişi...

Duruşmalar böylesine sürüp giderken, mahkeme bir bilirkişi raporuna ihtiyaç duyuyor ve bir grafik sanatçısı, bir matbaacı ve bir reklamcıdan bilirkişi heyeti oluşturuyor. Bilirkişiden istenen bilgi, böyle bir gazete reklamının reklam ajansında hangi aşamalardan geçerek hazırlandığı ve matbaada hangi yolu izleyerek basıldığı... Grafik sanaçısı ve matbaacı üyeler sorulan soruyu tam bir profesyonellikle yanıtlıyorlar ve teknik açıklamalarda bulunuyorlar. Bilirkişi heyetinin reklamcı üyesi ise, adı sonradan banka hortumlama olaylarında bile geçen ünlü bir bir ajansın sahibi. Ondan beklenen de bir gazete ilanının reklam ajansında nasıl bir yol izleyerek basıldığı. Belleğim beni yanıltmıyorsa, söz konusu ünlü reklamcının asker mektubu üslubuyla yazılmış bilirkişi raporu şöyle bir cümleyle başlıyor:

Bu ilanı hazırlayan Merkez Ajans’ın sahibi Ermeni asıllı Nazar Büyüm, çok sevdiğimiz ve takdir ettiğimiz bir reklamcı dostumuzdur..."

Dava, bu bilirkişi raporuna rağmen Nazar’a bulaştırılmadan, Basın Yasası’na göre de yayın eylemi gerçekleşmediği, yani gazete o haliyle dağıtılmadığı için cezaya dönüşmeden beraatla sonuçlanıyor. Ve ben, İstanbul’a hevesle ve istekle gelerek, kimlerin içinde yuvalandığı bir sektörün içine düştüğümü kara kara düşünmeye başlıyorum.

Pazar, Aralık 03, 2006

Reklamcı niye ağlar?..

Ben otuz yedi yıl reklamcılık yaptım, hâlâ da devam ediyorum. İşimi hep sevdim, müşterilerimin büyük bir bölümüyle çok iyi ilişkiler kurdum, onların gereksinimlerine ve beklentilerine doğru çözümler üretmek için elimden geleni yaptım. Reklamını yaptığım kurum, ürün ve markaların hemen hepsini sevdim ve benimsedim. İnanmadıklarımı ve benimsemediklerimi reddettim ve bunu bir meslek ahlakı olarak değerlendirdim.

Benim reklamcılığa başladığım yıllarda reklam kuramlarını, reklam terminolojisini ve reklam dünyasının deneyimlerini pek bilmezdik. Kitle iletişim araçları çok sınırlıydı. Dünyada olup bitenleri görmemiz, duymamız, anlayabilmemiz olanaksızdı. Okul kitabı düzeyindeki birkaç kitap dışında reklamcılıkla ilgili hiçbir yayın yoktu. Kendi kozamızı kendimiz örüyorduk. Usta bildiğimiz bir reklamcı vardı. Eli Acıman... Onun ağzından çıkanları reklamcılığın amentüsü gibi görüyorduk.

O yıllarda onunla çalışanlar Acıman’ı efsaneleştiriyordu adeta. Manajans’ın Murat 124 reklamlarını yaptığı dönemde onun Mustang otomobilini bırakıp Murat 124’e binmeye başlaması ve bundan da çok mutlu olduğunu söylemesi, önemli bir ders notu gibi yerleşmişti zihinlerimize. Reklamını yaptığın markaya inanacaksın, bunu kanıtlamak için de onun dışındaki hiçbir markaya elini sürmeyeceksin. Bilmem şimdilerde böyle düşünen ve böyle davranan reklamcı var mı?..

Yetmişli yılların başı, 12 Mart öncesi... Ankara’nın kıraç koşullarında reklamcılık yapıyorum. Ersin Salman akıllılık edip, kapağı İstanbul’a Manajans’a atmış, hayatından memnun. Bense ayakta kalmakla kalamamak arasında çırpınıp duruyorum. İstanbul’a gittiğimde onda kalıyorum, o Ankara’ya geldiğinde bende kalıyor. Hemen her gelişinde de Semih Polat yanında oluyor. Akşamları bizim evde rakı masası kuruluyor, geç saatlere kadar ya reklam ya da Türkiye İşçi Partili siyaset konuşuyoruz. Sonra da salona yer yatakları seriliyor, Ersin’le Semih başucu ayakucu şeklinde yatıp sızıyorlar.

Yaşadığı tüm sancılara karşın Türkiye değişim sürecine girmiş durumda. Pervaneli ve merdaneli Arçelik çamaşır makinesiyle başlayan beyaz eşya furyası bütün hızıyla sürüyor. Özellikle buzdolabında büyük rekabet var. AEG poliüretanlı buzdolabını piyasaya sürmüş Arçelik’i ciddi ölçüde zorluyor. Hiç unutmuyorum, sonradan Hasan Parkan’a ait olduğunu öğrendiğim, “Fuzuli Şâgil” başlıklı AEG ilanına hayranız. (Aynı zamanda bir hukuk terimi olan fuzuli şâgil tamlaması, bir yeri haksızca elinde tutan anlamına geliyor.) Reklam, aynı hacme sahip olmasına rağmen, poliüretan sayesinde daha ince duvarlı ve daha küçük boyutlu olan AEG’lerin mutfakta az yer kapladığını, her yere kolayca girebildiğini anlatıyor. Buraya koymak için çok aradım ama o reklamı bulamadım.

O günlerde Ersin’le Semih’in yolları yine Ankara’ya düşüyor. Marmara Sokak’taki evde, büyük olasılıkla yayın ya da turna balığı ile rakı içiyoruz. Ersin ailemizin bir ferdi gibi... Mutfağa girip büyük bir özenle salata yapıyor, peynirleri dilimleyip tabaklara yerleştiriyor, sofrada biten rakıları tamamlıyor, dört-beş yaşlarındaki kızımın yemek yemesine yardımcı oluyor... Bir ara, alkolün kendini iyiden iyiye hissettirdiği bir saatte, boşalan rakı şişesinin yenisini getirmek için mutfağa gidiyor. Uzunca bir süre gelmeyince merak ediyoruz. Semih kulak kabartıp,

“Bu adam ağlıyor yahu!..” diyor. Birlikte mutfağa geçiyoruz. Ersin başını Arçelik buzdolabına dayamış, sarsıla sarsıla ağlıyor. Şaşkınlık içindeyiz. Yanına yaklaşınca boynuma sarılıp,

“Kardeşim benim, sen hâlâ poliüretansız buzdolabı mı kullanıyorsun!..” diyerek ağlamaya devam ediyor. Gülmekle ağlamak arasında gidip geliyorum. İlkine benzer bir iki laf daha ediyor. Yarı ciddi yarı dalga geçerek teskin edip birlikte masaya dönüyoruz. Poliüretan sohbetini fazla uzatmıyoruz, gece keyifle sürüyor.

Bu olayı Kemal Sezer de “Reklamın Sokak Çocuğu Ersin Salman” kitabında anlatmıştı. İlgili söyleşide Ersin şöyle diyordu:
“Yeni mesleğimin, ekonomiyi ve kitlelerin yaşama alışkanlıklarını böylesine etkiliyor olmasının rahatsızlığını belki de hep içimde duyuyordum. Bu belki de içimdeki Marksistin, çocuksu gözyaşlarıydı. Şahin’ler niye yeni kuşak soğutucu kullanmıyorlar diye ağlayacak değildim elbet. Ben, bir buzdolabı gördüğümde niye hemen, poliüretanlı mı, yoksa eski tip bir buzdolabı mı diye dikkat ediyorum! Niçin böyle bir mesleğin içine girmek zorunda bırakıyor hayat insanı, diye ağladığımı söylemek istiyorum.”
Kızmasın ama, ben Ersin’in bu yorumuna katılmıyorum. Ersin o dönemde de, sonrasında da işini benimseyerek, severek, isteyeek yapanlardandı. Yoksa o hercai adam o meslekte uzun yıllar kalabilir ve başarılı olabilir miydi? Ayrıca benim mutfağımdaki Arçelik buzdolabını görünce mi reklamcılık mesleğine kerhen girdiğini idrak ediyor ve ağlıyordu?

Bir süre sonra İstanbul’a geldiğimde onun evindeki buzdolabının da poliüretanlı AEG olduğunu görüyorum ve gülümsüyorum. Ama nedendir bilinmez, evdeki Arçelik ömrünü tamamladığında AEG değil, o dönem bir çıkıp kaybolan Presiz marka buzdolabı alıyorum. Çünkü benim buzdolabı müşterim yok...

Bu olay bende derin izler bırakıyor. O dönemin reklam, reklamcı ve reklamcılık anlayışını irdeliyorum. O günlerde sermayeye karşı bayrak açmış bir anlayışın ve ideolojinin tam içinde olmamıza karşın, sermayenin gelişmesine katkıda bulunmaktan başka amacı olmayan bir mesleğin sahipleriydik ve işimizi severek ve benimseyerek yapıyorduk. Bu, nesnel olarak büyük bir çelişkiydi ve sık sık da dile getiriliyordu. Ama biz başka türlü olamıyorduk. Romantik ve duygusaldık. Paranın önemini anlamıştık ama değerini anlamakta zorlanıyor, başka tatminler arıyorduk. Yaşadığımız dönemin ve temsil ettiğmiz ideolojinin toplumsal, kültürel ve ahlaki değerleri ile hizmet üretiyorduk. En küçük başarı bile bizim için paha biçilmez değerler ifade ediyordu. Şimdilerde olduğu gibi, ajansının kazandığı Kristal Elma ödülünü almak için, pejmürde bir kılık, bir karış sakal ve ağzında sakızla sahneye çıkan ve kendinden başka her şeyi, mesleğini, müşterisini, hizmet verdiği markayı ve yaptığı işi küçümser görünmeyi marifet ve başarılı olmanın gösterisi sanan garip gençler gibi değildik. Televizyonda sözünü ettiğim tabloyla karşılaştığımda, üzüntüden ve öfkeden neredeyse ben de ağlayacaktım.

Altmışlı yılların başında Metin Toker’in Akis Dergisi’nde çalıştığım dönemden anımsıyorum. Dergide, solcu olarak bilinen Doğan Avcıoğlu’nun ağabeyi Hamdi Avcıoğlu, ozan ve güldürü yazarı Hasan Hüseyin Korkmazgil, daha sonraki yıllarda Babeuf davasıyla ünlenen Atilla Bartınlıoğlu ile birlikte ben de vardım. Bir gün Meclis’te milletvekilleri Metin Toker’e, dergisinde niçin sosyalistleri ve komünistleri çalıştırdığını soruyor; Metin Toker’in yanıtı ise “Onlardaki dürüstlüğü, çalışkanlığı ve iş ahlakını başkalarında bulamadığım için...” oluyor. Yanlış anımsamıyorsam bunu Akis’teki bir yazısında da söz konusu ediyor.

Bu anım da, kıssadan hisse dileğimle, benim küçük tarihime böylece geçsin istedim.

Pazar, Kasım 19, 2006

O zaman Sinanlar vardı...

Bir zamanlar Ankara...

Sıhhiye Marmara Sokak, Marmara Apartmanı... Dört katlı, cephesi kirli sarı baklava dilimi bir sıvayla kaplı apartmanın birinci katı. Salonun geniş penceresi, o zaman zengin bir semt pazarının kurulduğu, şimdi ise betondan kat kat yükselen bir otoparkın kara, devasa kitlesi altında ezilmiş genişliğe bakıyor. Ilık bir ocak ayının ilk haftası dolmak üzere. 6 Ocak 1969 Pazartesi, gece saat on suları...

Geniş pencerenin önündeki yemek masasında beş kişiyiz. Konuklarımız Sevim Onursal’la Kor Kocalak, karım Ayten, beş yaşındaki kızım Elif ve ben... Şimdi düşünüyorum da, hak etmediğimiz kadar keyifliyiz. Bir gün önce kurulan pazardaki balıkçım Halil Efendi’den aldığım turnabalığı tavasıyla rakı içiyoruz. Masamız bir hayli zengin. Karımın büyük beceriyle yaptığı Arap mezesi muhammara, çok sevdiğimiz Mihalıç peyniri, kütür kütür kırmızı turplar, şeker gibi tatlı kırmızı soğanlar, kokusu ve tadı hâlâ damağımdan eksilmeyen nar gibi domatesler, rakı kadehlerinin tokuşmasından çıkan kışkırtıcı sesleri daha da artırıyor.

O günkü keyfimiz sadece sıcak dostluğumuzdan, zengin masamızdan ve rakının kanımızı kaynatmasından kaynaklanmıyor. Yeni bir iş kurmanın eşiğindeyiz. Ben TRT’ye resti çekip istifamı vermişim ve yıllardır kullanmadığım yıllık izinlerimin tadını çıkarıyorum. Bir yandan da Kor Kocalak’la kuracağımız Odak Reklam Ajansı için Kızılay’daki İnkılap sokakta kiraladığımız işyerini donatmaya çalışıyoruz.

Yeni işimizin heyecanını yaşarken, bir yandan da içinde bulunduğumuz ortamın sorunları ve çözüm arayışları içinde kıvır kıvır kıvranıyoruz. 1961 Anayasası’nın sağladığı geçici demokratik ve özgürlükçü ortam ayaklarımızın altından kaymaya başlamış, Türkiye İşçi Partisi’nin hayat damarları bir bir koparılmış, Türkiye üzerindeki emperyalist baskıya direndiğini sanan, ama aslında ona hizmet ettiği bilincinden yoksun faşist güçlerin örgütlenmesi ve köktenci bir dönüşüme ortam hazırlama çabaları desteklenerek boyut kazanmış, bütün bu ve benzeri gelişmeler bir müsamerenin sahneleri gibi peşpeşe hayata geçirilmiş...

Pek çoğumuz bu gelişmenin usta eller tarafından sahnelenen bir müsamere olduğunun bilincinde, önemli bir kesimimiz ise, denetimsiz biçimde ve aşırı dozda alınan komünist terminolojinin yol açtığı hazımsızlık ve mide fesadının dayanılmaz kâbuslarının dehşeti ve mutlu gelecek düşlerinin sarhoşluğu içindeyiz. TİP, bilerek ya da bilmeyerek, egemen güçlere hizmet edenlerce kendi içinden çürütülmüş ve dışlanmış, gençlik, Avrupa’daki 68 hareketinin rüzgarıyla da savrularak, sosyalist hareketi anarşi ve terör olarak tanımlayan egemen güçlerin ekmeğine yağ sürercesine sokaklara, kırlara ve dağlara çıkmaya başlamış, üniversite gençliği eğitim yerine vatan kurtarma görevini üstlenerek yerleşkeleri bir yandan faşist, bir yandan da komünist eylemlerin karargahları haline gelmiş, sokak çatışmaları almış yürümüş... 12 Mart’a adım adım yaklaşılmakta....

O zamanın Bushları ve Bushakları...

İşte böyle bir dönemde yeni bir işyeri açmanın heyecanı, keyfi, mutluluğu ne kadar yaşanabilirse onu yaşıyoruz. Bir yandan da, yaşamımıza yeni giren televizyonda, sözünü ettiğim gelişmelerin yansımalarını görmeye çalışıyoruz. O gün ODTÜ’de dramatik bir olay yaşanmış ve öğrenciler, Üniversite’yi ziyarete gelen ABD Büyükelçisi Robert Komer’in arabasını yakmıştı. Radyolardan ve televizyondan ayrıntılı haberler alamıyoruz ama hareketin elebaşlarının kimler olduğunu çok iyi kestiriyoruz. Yıllarını CIA’da geçiren ve o yıllarda Vietnam Kasabı olarak anılan Komer’in Ankara’ya atanmasının yarattığı gerginlikler ve gelişmeler böyle bir sonucun beklendiğini göstermeye yetiyordu. ODTÜ ziyareti ise adeta bir komplo niteliğindeydi.

Biz bunları konuşurken kapının zili acı acı çalıyor. O günlerde öyle bir saatte kapının çalınması hayra alamet olmadığı için Kor da yanıma geliyor. Kim olduğunu sonradan bile çıkaramadığım bir genç adımı soruyor, söyledikten sonra da nefes nefese, heyecandan sesi titreyerek konuşmaya başlıyor... Altı kişi olduklarını ve aşağıda takside beklediklerini, Komer’in arabasını yaktıkları için polis tarafından her yerde arandıklarını, Sinan Cemgil’in buraya sığınabileceklerini söylediğini aktarıyor. Kor’la birbirimize bakıyoruz. Genç bunları söyledikten sonra emreden bir tavırla,

“Ben arkadaşların yanına gidiyorum, sizden haber bekliyoruz, geç kalmayın” diyor ve merdivenleri hızla inerek gözden kayboluyor. İkimiz de şok yaşıyoruz. İçeri geçip, hızlı bir karara varabilmek için tartışmaya başlıyoruz. Ben, onların bizde kalmalarının çok riskli olduğunu, TİP’li olduğumun bilindiğini, Sinan’ın ve karısı Şirin’in birkaç ay öncesine kadar bir süre bizde kaldıklarını, bu süre içinde izlenmiş olabileceklerini söylüyorum. Benim bu kaygım haklı bulunmakla birlikte Sevim Hanım ve Kor tarafından pek de benimsenmiyor. Kor telefona sarılıp, Bulvar Pasajı’nda kuyumculuk yapan, soyadını anımsayamadığım Yüksel adındakı ortak bir dostumuzu arıyor. Biliyoruz ki onların Çinçin Bağları’nda depo olarak kullandıkları gecekondumsu bir yerleri var. Şifreli telefon konuşmasından sonra Kor parkasını kapıp dışarı fırlıyor.

Kor’un dönmesini elimiz yüreğimizde bekliyoruz. İzlenmiş olmaları ya da olay nedeniyle oluşturulan arama noktalarına takılmaları olasılığı çok yüksek. Kor gece yarısı nefes nefese geliyor. Cebindeki para yetişmediği için taksiden Sıhhiye’de inmiş, polis ve bekçilere görünmemek için duvar diplerinden koşarak gelmişti. Yorgunluğuna karşın, gözlerinde çok önemli bir iş başarmanın mutluluğu parlıyor. Ara verdiği rakıya bir süre daha devam ederken Komer’in arabasının nasıl yakıldığını Sinan’ın ve arkadaşlarının ağzından aktarıyor. Taksidekilerin Sinan Cemgil, Yusuf Aslan, Taylan Özgür, Seçkin İnceefe, Tuncay Çelen ve Hüseyin İnan olduğunu öğreniyoruz.

Yapılan plana göre sabahleyin Kor birkaç günlük yiyecek içecek, battaniye vb ikmali yapacak, bu süre içinde herkes bir yolunu bulup oradan uzaklaşarak sığınacak bir yer bulacak. Sinan’ı da biz, pek tekin olmamasına karşın, kurmakta olduğumuz ajansta saklayacağız. Bu arada ben de ajansın arka odasına konulmak üzere bir somya ile yatak ve battaniye ayarlıyorum. Akşam ortalık kararınca da Sinan’ı ajansa getiriyoruz. Biz bir yandan bu olayları yaşarken, bir yandan da, radyo, televizyon ve gazetelerde olayın gelişmelerini ve yansımalarını izliyoruz.

Günlerimiz demir doğrama atölyelerinde, mobilyacı ve döşemecilerde, nalburlarda geçiyor. Yabancı dekorasyon dergilerinde ve özellikle Domus’larda bulduğumuz avangard mobilya örneklerini en iyi kalitede en ucuza maledebilmek için sabahtan akşama taban tepip ona buna dert anlatıyoruz. Bütün çabamız, ahşap lambriler, kapitone panolar, kartonpiyerlerle süslü tavanlar ve kıvrım kıvrım oymalarla donatılmış koltuk ve masalar yerine modern, yalın, kendini öne çıkarmayan sakin nesneler oluşturmak ve onların arasında yapacağımız işin fark edilmesini sağlamak. Büyük ölçüde de başarılıyız. Boyasından badanasına, mobilyasından teknik donanımına kadar her şeyi biz kotarmak zorundayız. Mimarlık öğrenimi gören ve ajansta ırgat gibi çalışmak zorunda kalan Sinan’ı da büyük bir şans olarak değerlendiriyoruz.

İkimizin de parası yok. Ben, canım teyzem Ayşe Özkan’ın dişinden tırnağından artırdığı dünyalığından beş bin lira, Beden Terbiyesi Ankara Bölge Müdürlüğü’nde çalışan aile dostum ressam Hakkı Torunoğlu’ndan aldığım birkaç bin lira, Kor’un eşinden dostundan ve özellikle o dönemde Ankara’da tabelacılık yapan dostumuz ressam Ali Doğanyiğit’ten aldığı borçlarla bir şeyleri yapındırmaya çalışıyoruz.

Onunla vedalaşmadan ayrılıyoruz

Günler geçiyor, Sinan’ın yakalanma ya da tutuklanma olasılığı ortadan kalkıyor ama, o artık bir öğrenciden çok siyasi bir militan. Ele avuca sığmıyor. Bir görünüp bir kayboluyor. Bir ara yıllardır en yakın dostum olan Nihat Asyalı ve eşi Süheyla konuk ediyor onu ve Şirin’i. Hemen her gece birlikte oluyor ve Türkiye sosyalizmini, TİP’i, giderek boyut kazanmakta olan sol fraksiyonları, milli demokratik devrim hareketini, tırmanan faşizmi ve daha pek çok şey tartışıyoruz gece yarılarına kadar. Bu tartışmalara kimler katılmıyor ki?..

Sinanla ayrıldığımız temel nokta, sosyalist savaşımın bireysel çabalarla ve yasa dışı örgütlenmelerle değil, işçi sınıfının yasal örgütü olan Türkiye İşçi Partisi saflarında verilmesi... Oysa Sinan ve çevresindekiler partiden çoktan kopmuş durumda. Parti onlar için artık revizyonist bir örgüttü. Ben ve yandaşlarım ise, yasa dışı örgütlenmeler ve bireysel militanlıklarla egemen güçlerin ekmeğine yağ sürülmekte olduğunu, onların bu gelişmeleri kullanarak istedikleri ortamın oluşmasını beklediklerini, buna meydan vermenin ise nesnel olarak sosyalist hareketi baltalama anlamı taşıdığını anlatmaya çalışıyoruz. Ama her şey boşuna...

Aradan aylar geçiyor. Sinan ve Şirin yine bir süredir bizde kalıyor. Sinan sabahleyin benimle birlikte çıkıyor, akşam yorgun argın eve dönüyor. O içi içine sığmayan heyecanı ile gün boyu yaşadıklarını anlatıyor. Deniz Gezmişleri, Mahir Çayanları, Hüseyin İnanları, Yusuf Aslanları ve daha pek çoklarını... Bu arada bir gün Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’la birlikte Odak’a geliyor. Aslan’ın ve İnan’ın vesikalık fotoğraf çektirmek istediklerini söylüyor. Ben her ikisinin de poz poz portrelerini çekiyorum. Sonra o fotoğraflardan kimilerini gazete haberlerinde görüyorum, içim burkuluyor.

Sinanla tartışmalarımız giderek sertleşiyor. O beni revizyonistlikle, ben onu goşistlikle suçluyorum. Hacettepe Hastanesi’nde ameliyathane baş hemşiresi olan karıma, yakında dağa çıkacaklarını, devrimci mücadele saflarında kendisi gibi sosyalist ve yürekli bir hemşireye çok ihtiyaçları olacağını söylüyor ve onun da kendileriyle birlikte gelmesini istiyor. Karım bunu bana aktardığında hiç öfkelenmediğimi, bu romantizm karşısında acı acı gülümsediğimi anımsıyorum. Artık akşamları Sinan’la pek konuşamıyoruz. İkimiz de birbirimize soğuk bakmaya başlıyoruz. Sonra bir gün Sinan veda bile etmeden kayboluyor. Birkaç gün sonra Şirin de ayrılıyor bizden. Sinan’ın Çankırı’da olduğunu öğreniyoruz. Siyasal ortamdaki gerginlik her geçen gün tırmanıyor. Söylentilerin ardı arkası kesilmiyor. Askeri darbe beklentileri had safhada. Ünlü gazetelerin ünlü yazarları bile böyle bir beklenti içinde.

Odak’ta, Kor Kocalak ve Sevim Onursal’la yolumuz ayrılmış durumda. Oğuz Tığlı, Turgay Betil, Tevfik Dalgıç, Tuncer Özkan’layım. İnsanın içini karartan bilinmezliklerle dolu o puslu havada ayakta kalabilmek için bir şeyler yapmaya çalışıyoruz.

12 Mart 1971, öğle saatleri. Odak’taki odamdayım. Önce dışardan bir sevinç şamatası geliyor kulağıma, sonra kapım hızla açılıyor. Tevfik Dalgıç, Tuncer Özkan, aklımda yanlış kalmadıysa Oğuz Tığlı ve gitgel işlerimizi yapan Ali Rıza Özdemir heyecanla odama dalıyorlar. Tevfik de Tuncer de bana dayı derler. Tevfik elindeki transistörlü radyoyu masama koyup, büyük bir müjde verircesine,

Dayı, gözün aydın... Ordu muhtıra verdi, Sülüman gidiyor...” diyor. Neye uğradığımı şaşırıyorum. İlk tepkim,

İyi haltetmişler... Çok mu sevindiniz, görürsünüz gününüzü...” diyorum. Şaşkınlıktan donup kalıyorlar. “Ama dayı...” diye başlayan sözleri duymuyorum bile. O gün benim için gerçekten kara bir gün... Ağzımı bıçak açmıyor. Herkes şaşkın... Olacakları beklemeye başlıyorum. Beni en çok şaşırtan şeyle ertesi gün karşılaşıyorum. Ünlü gazetelerin ünlü yazarları bayram yapıyor adeta. Başta, o dönemde Milliyet’te ya da Akşam’da yazdığını anımsadığım ünlü sosyalistimiz Çetin Altan... Hareketi öylesine kutluyor ki, inanılır gibi değil. Şimdi o günkü gazeteler olsa da ibretle okuyabilsek.

Aradan iki aydan fazla zaman geçiyor. Korktuklarımın hep si birer birer gerçekleşiyor. Tutuklananlar, öldürülenler birbirini izliyor. Tahammül edilemez bir balyoz, Türkiye’deki ilerici kesimi ezmeye, yok etmeye hızla devam ediyor. O ünlü gazetelerin ünülü yazarları yavaş yavaş ağız değiştirmeye başlıyor. Ama ile başlayan tümcelerden geçilmiyor.

Ilık bir mayıs sonu. Oğuz, Turgay, Tevfik, ben, Zafer Meydanı’nından Selanik Caddesi’ne çıkan merdivenli yoldayız. Yandaki işyerlerinden birinin radyosunda öğle haberleri okunuyor. Spiker soğuk bir sesle, Sinan Cemgil, Kadir Manga, Alpaslan Özdoğan’ın Nurhak Dağları’nda jandarmayla giriştikleri çatışma sonucunda öldürüldüklerini söylüyor.

Yüreğimde kopan isyanı ve çığlığı bastıramıyorum ve uluorta ana avrat küfrediyorum. Ağlayamıyorum, ta akşam eve gelinceye kadar... Kapıdan girer girmez çığlık çığlığa bir ağıt içimi dağlıyor. Selda Bağcan televizyonda, ancak ağıt denebilecek bir türkü çığırıyor. Mahpusaneye güneş doğmuyor... Kendimi kanepeye atıp hüngür hüngür ağlıyorum. Ve o ağıt, bu yaşımda bile dinmek bilmiyor...

Pazar, Kasım 12, 2006

Bir internet mucizesi

Paralı yatılı anım, beklenmedik bir mucize yarattı. Geçen haftanın başında gelen yorum, bana son günlerdeki en büyük mutluluğu yaşattı. Mah-zen gibi sınırlı okuru bulunan bir sitenin, elli yıl önce yaşanmış olaylarda adı geçen birilerine ulaşabileceğini aklımın köşesinden geçiremezdim. Üstelik, elli yıldır dünyanın ta öbür ucunda yaşayan birine ulaşabileceğini ise hayal bile edemezdim. Ama, bir mucize gerçekleşti ve “gerçek” “hayal”i fersah fersah gerilerde bıraktı. O yazımda adı geçen eski dostlardan biri, Güneş Ecer mah-zen’le buluştu...

Güneş’in mah-zen’e gönderdiği ilk yorumu, buraya olduğu gibi taşıyorum:
Merhaba sevgili Şahin,

Ne güzel günlerdi onlar! Aynı günlerin hatıralarını paylaşıyoruz, isimleri ben de hatırlıyorum. Yılmaz'ı, Ankaralı Hasan'ı, Burhanettin’i güzel tasvir etmişsin. Okulda yaptığımız hokkabazlıkları da... Beni de iyi tasvir etmişsin. Lise müdürü amcamın o güzel resmini saklamışsın demek. Ölümünde dağıtılmıştı. Şu dünyanın haline bak... Pasifik Okyanus'u sahilindeki, Lagoona Beach kasabasında bir Türk lokantasında dizüstümle oturmuşum internette dolaşırken bu yazını görüyorum ve eski günleri nemli gözlerle bir kere daha hatırlıyorum. Kalp atışımın hızlanmasını, serotonin miktarımın yükselmesini senin bu güzel yazına borçluyum. Güzel günler sevgili arkadaşlarım...

parasız yatılı Güneş Ecer..
Bilmem siz hayatınızda hiç böyle bir güzellik ve böyle bir mutluluk yaşadınız mı?

Elli yıl sonra yeniden bulduğum Güneş’le haberleşmemiz sürüyor. Ona yazdıklarımda yanlış yanlar olup olmadığını sordum ve anımsadığım birtakım ayrıntıları da ileterek katkısını istedim. Elindeki fotoğrafları da eklediği ikinci mektubu şöyleydi:

Sevgili Şahin,
Hafızan benimkinden çok daha kuvvetli... Ben saydığın hocaların isimlerini de, lakaplarını da ancak sen yazınca hatırladım. Benim de birkaç hikaye olabilecek hatıram var, ama bende yazarlık yok. Günün birinde yazarım. Biraz önce yazıyordum, bilgisayarıma bir şey oldu kaybettim. Ama, eski resimlerimden birkaç tanesi bilgisayarımda vardı. Onları ekliyorum. Resimlerde beraber olduğumuz arkadaşların soyadlarını hatırlamıyorum, belki sen hatırlarsın. 1952-55 döneminin lise arkadaşlarından bulabildiklerimizi bir araya getiren bir blog, veya site yapilsa çok iyi olurdu. Resimler asar, arada bir Türkiye'de bir yerde buluşur hatıra tazelerdik. Yılmaz'ı demek gördün. Hâlâ yaşıyordur inşallah. Kendisini ben de görmek isterdim doğrusu. Bir seferinde, okul tatil olmuş trenle evlerimize dönüyorduk, ve tren ağzına kadar dolu idi. Yılmaz bir kompartmanda tek kişilik bir yer bulup oturdu ve sanatoryumdan bahsetmeye başladı. Arada bir de kuru kuru öksürüyordu. Biliyorsun, zaten zayıf ve hasta imiş gibi bir görünümü vardı. Orada oturanlar tedirgin oldular ve tek tek kompartmandan çıkıp gittiler. Biz de üç dört kişi oturup onların yerlerini aldıktı. Yılmaz'ın bir kurnazlığının hikayesidir bu. Tekrar görüşmek üzere, sevgiler ve güzel günler,

Güneş
Eminim ki, yarım yüzyıllık iki eski dost arasında geçen bu iletişim hiç kimseyi ilgilendirmeyecektir. Buna karşın buraya taşıdım. Şu internet denilen mucizenin yarattığı mucizelere hazırlıklı olalım ve sonuna kadar yararlanalım. Ben kendi adıma bu mucizenin tadını almaya başladım bile... Haydi Niğde Lisesi'ndeki yıllanmış dostlar, sesimize kulak verin.

Cumartesi, Ekim 28, 2006

İçim kan ağlıyor, bu gidişle hiç ünlümüz kalmayacak...

Eskiden marka mı vardı? Ülkeler, uluslar, toplumlar markalarıyla mı tanınırdı, adlarını tarihe markalarıyla mı yazdırırlardı? Aristolar, Eflatunlar, Arşimetler, Nevtonlar, sofoklesler birer marka mıydı? Daha yakınlara gelelim. Konfiçyus, İskender, Alpaslan, İbni Sina, Mevlana, Yunus Emre, Yıldırım Bayezit, Fatih Sultan Mehmet, de Gaulle, Churchill, Nedim, Nasreddin Hoca, Gandhi, Bertrand Russel, Kennedy, Karl Marks, Lenin birer marka mıydı? Doğrusu şimdi bakıyorum da, vahşi kapitalizmi yaşayamamış eski toplumların yaşamlarını markasız ve tatsız tussuz geçirmiş olduklarını görünce üzülüyorum, içim sızlıyor. İşin acınacak yanı ise, saydığım ve sayamadığım pek çok ünlünün o yıllarda birer marka olduğunu anlayamadan göçüp gitmeleri. Yazık olmuş, zavallılar marka olduklarını kavrayamadan, kavrasalar bile kanıtlamaya fırsat bulamadan ünlü olarak kalıvermişler tarihin derinliklerinde. Oysa kendilerine bir marka değeri biçip de o dönemin yetkelerine adlarını kaydettirip köşeleri dönselerdi ya. Gerçekten yazık olmuş yazık... Dünya tarihinin zavallı ünlüleri...


Ne mutlu ki bugünün ünlüleri(!) tarihten büyük bir ders çıkarıp bu bağışlanamaz yanlıştan kendilerini bir güzel kurtarmışlar ve değerli birer marka olarak pazardaki tartışılmaz yerlerini alıvermişler. Onları kutlamamak ve alkışlamamak ne mümkün. Kimler mi diyorsunuz? Aklıma gelenleri şöyle sayıvereyim: Başta büyük sanatçı Hülya Avşar, peşinden gelenler İbrahim Tatlıses, Sezen Aksu, Gülben Ergen, Mehmet Ali Erbil, Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan, Türkan Şoray, Okan Bayülgen, Banu Alkan, Ferdi Tayfur, Kadir İnanır, Seda Sayan, Kibariye, Necati Şaşmaz, Bülent Ersoy, Fatih Ürek... Adını anımsayamadığım binlerce değerli markamızdan peşin peşin özür diliyorum.

Canım binlerce olur mu diyor gibisiniz... Niçin olmasın, kimi marka uzmanlarımıza göre küçük olanları, bölgesel olanları, kategorik olanları, niş olanları, nihai tüketiciyle alış verişi olmayanları ve daha pek çok çeşitleri vardır. Ama onların, özellikle de yerel olanlarının küçüklükleri ve zavallılıkları kafanızdaki marka algısını tatmin etmekten uzaksa, onları da haddini aşmakla, yetersizlikle ve cahillikle işin dışına atarsınız olur biter. Peki de, Sezen Aksu’yu marka olarak gösteren ölçütler daha küçük ölçeklerde de olsa o garibanlar için de söz konusu değil mi? Örneğin Pazar, arz, talep, rekabet, ticari değer, farklılaşma vb.


Her neyse, bu tartışma biteceğe benzemez de ben neden durduk yerde yeniden burnumu soktum? Sayın Ali Saydam’ın geçen hafta Akşam Gazetesi’nde “521 YTL'yi veren herkes marka olamaz!” başlıklı bir yazısı çıktı. Tam da benim düşüncelerimle çakışan şeyler söylüyordu. Kanıma giren Ali Saydam’dır. Saydam'ın geçen hafta Akşam Gazetesi'nde yayımlanan yazısını olduğu gibi aktarıyorum:
521 YTL'yi veren herkes marka olamaz!


Yine şöhretle marka birbirine girmiş. Yine iki dilekçe verip, 'Ben markayım!' diyen herkesin marka olduğu algısını yaratmaya, başta gençler olmak üzere insanları ve iş dünyasını yanıltmaya yönelik habercilik... Dün büyük gazetelerimizden en azından üçünde iç içe verilmiş iki haber vardı. Biri bizdeki bireysel marka (!) durumu ile ilgili. Başlık şöyleydi: '521 YTL veren herkes marka olabilir!..' Diğeri, dünyadan çekip gittikten sonra hala isimleri üzerinden para kazanılan dünyaca ünlü starlarla ilgiliydi.

Gazete haberine göre marka tescili almış olanlar kimmiş? Hülya Avşar, Gülben Ergen, İbrahim Tatlıses, Özcan Deniz, Mahsun Kırmızıgül, Yılmaz Erdoğan, Kenan Doğulu, Cem Yılmaz, Mustafa Sandal... Şimdi bunlar marka ise ben de tramvayım... Aralarında Sezen Aksu yok. Marka olmaya en yakın namzet o da onun için herhalde...

Marka, kapitalizmin en sofistike, en karmaşık ürünüdür... Soyut bir değer yaratıp onu ticarete, paraya tahvil etme meselesidir. Yani ikinci haberdeki, öldükten sonra bile tedavülde kalmaya devam eden Elvis Presley, Marilyn Monroe, Kurt Cobain, John Lennon, Albert Einstein gibi markalarla kapitalist sistemin yapmayı başardığı ciddi bir 'iş' süreci...

'Türkiye'de şöhret var, marka yok!' diye iddia ederken, karşı çıktığım tam da bu başlıkların arkasında gizlenmiş olan ucuzcu anlayıştı. Düşünün bir kere. Yukarıda bizim isimlerden sizce hangisi -Allah gecinden versin- vefatından sonra da bir marka olarak kapitalist sistem içinde bir değer ifade edecektir?.. Şimdi sorun kendinize, iki dilekçe verip, 521 YTL harç yatırdın mı, marka olur musun?.. Ya da 'Ben markayım!' deyince...

İşin traji-komik yanı, sadece gazetelerimizin öyle yazmaması... Şöhretlerimizin de bu saçmalığa inanmaları... İnanınca gerçekten marka olmak için gerekli olan o karmaşık, yönetsel araçlara, kadrolara ihtiyaç duyulan ve strateji, yatırım gerektiren yolu akıllarından bile geçirmiyorlar. Onun için de bu ucuzculukla ne Türkiye markası gelişiyor, ne de Türkiye'den çıkma şansı olan marka adayları...

Haberdeki en komik öğe ise Türk Patent Enstitüsü Başkanı Yusuf Balcı'nın açıklaması. Balcı, Türkiye'nin bu yıl 70 bin başvuruyla Avrupa'nın ilk üçü arasında yer alacağını söylemiş. Sonra da eklemiş: 'Gelecek yıl Avrupa birincisi olmayı hedefliyoruz!' Sayın Başkana göre Avrupa'nın en çok marka çıkaran ülkesi olmamız an meselesi... Şaka gibi... Türkiye'nin uluslararası güçte markalarının bulunmadığı hususunda tüm uzmanların birleştiği bir dönemde bu haberlere gülmek mi, ağlamak mı lazım, bilemedim...

Bu arada, başlığa da taşıdığım gibi bir üzüntümü ve bir endişemi de dile getirmek istiyorum. Sahi gerçekten bizim bundan böyle hiç ünlümüz olmayacak mı? Her ünlenen birer marka olduğuna ve olacağına göre biz ulus olarak ünlüsüz mü kalacağız. Yani artık “Ünlü Türk Büyükleri” diye kitaplar, ansiklopediler yayımlayamayacak mıyız. Yazık yazık... Şu her geçen gün sayıları artan ünlü markalarımız biraz uluslararasına çıksalar da hiç olmazsa onlarla avunsak.

Pazar, Ekim 22, 2006

Paralı yatılı

Sahne I
Birkaç Elma Koçanı…



Kulağımın dibinden bir şey daha vınlayarak geçip karşıdaki kara tahtaya çarpıyor. Bu da bir elma koçanı… Arkadan yine kahkahalar yükseliyor. Başımı iyice öne eğip hedef küçültüyorum. Güven de öyle yapıyor. Ama buna karşın bir elma koçanı da Güven’in ensesinde patlıyor. Bu kez kahkahalar daha da yüksek… Korkudan arkaya bakamıyoruz. Ama bu koçan saldırısı biteceğe benzemiyor. Ve tam o anda bir koçan, bir koçan daha...

Niğde Lisesi’ndeki ilk haftam. Parasız yatılı sınavını kazanamadığım için, gırtlağına kadar borç içindeki babam, kırıp döküp beni Niğde Lisesi’ne paralı yatılı yazdırıyor. Çünkü Nevşehir’de henüz lise yok ve o beni mutlaka okutmak istiyor. Kendisi de yıllar önce aynı lisede okuduğu için hâlâ onu tanıyan öğretmenlerin de desteğini alarak, kontenjanın dolu olmasına karşın benim kaydımı yaptırıyor.

Okulun başlamasına karşın, yatılıların çoğu gelmediği için, mütalea saatlerinde hepimiz aynı sınıfta oluyoruz. Arka sıralarda oturanlar lisesinin kıdemlileri ve belalıları... Kısa sürede tanıdıklarım arasında asıl adı Atilla olan ama herkesin Suriyeli dediği tipsiz mi tipsiz biri, esmer, kısa boylu, dar alnı ve parmak kalınlığındaki siyah kaşlarının altında çivi gibi bakan siyah küçük gözleriyle Ankaralı Hasan, iki metreye yakın boyu, koyu kahverengi teni ve kıvır kıvır siyah saçlarıyla tam bir zenci kırması olan Borlu Kadı Burhanettin, Kumral, uzun boylu, renkli gözlü ve çocuk yüzlü, başkalarına hep alay eder gibi bakan Güneş Ecer ve en önemlisi de Baba lakaplı, zayıf mı zayıf, kıllı göğsündeki jilet yaralarını göstermek için gömleğinin birkaç düğmesini hep açık tutan, okuldakilerin en yaşlısı Yılmaz Beyri… Ve ötekiler…

Adanalı Güven Atuk’la birlikte en ön sıralardan birinde oturuyoruz. Arkadaki bıçkınlar bizi tıfıl gördükleri için, yedikleri elmaların koçanlarını atıp kafayı buluyorlar. İkimizin de içinde isyanla ağlamak arasında gidip gelen duygular birbirine karışıyor. Kırılan onurumuz çaresizliğin verdiği öfkeyle birleşince içimizdeki isyan bastırılamaz hal alıyor. Güven’le göz göze geliyoruz. Aynı şeyi düşündüğümüz bakışlarımızdan belli. Ama ben ondan önce davranıp, kararlı adımlarla sınıftan çıkıyorum ve nöbetçi öğretmenin odasına yöneliyorum.

Nöbetçi öğretmen Hasan Yeğin, gözlüklerinin üzerinden bakarak ne istediğimi soruyor. Ben de yarı ağlamaklı olanları anlatıyorum. Kimler olduğunu sorunca da bildiğim adların hepsini veriyorum. “Güneş de mi?” diye soruyor. Sonradan öğreniyorum ki, Güneş Ecer Lise Müdürü Mehmet Naci Ecer’in yeğeni, Hasan Yeğin’in de yakın akrabası.

Sınıfa döndüğümde arka sıralardan bir kahkaha daha kopuyor. Yüzlerine bakamadığım halde, hepsinin de beni çiğ çiğ yemek istercesine gözlerini üzerime diktiklerini hissediyorum. Biraz sonra gelen hademe, adını verdiklerimin hepsini Hasan Bey’in çağırdığını söylüyor. Sınıftan çıkarken sıktıkları yumruklarını gözlerime sokarcasına homurdanarak önümden geçiyorlar. Onlar çıkınca Borlu Özer Sun yanımıza geliyor.

Sen ne halt ettiğinin farkında mısın oğlum, bu okulda zor yaşarsın bundan sonra” diyor. Dizlerimin bağı çözülüyor, boğazım düğümleniyo, ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. Babam, annem, anneannem, kız kardeşlerim ve Nevşehir’deki evimiz gözlerimin önünden geçiyor. Saniyenin onda biri, yirmide biri kadar onların şimdi ne yaptıklarını düşlemeye çalışıyorum. Boğazımdaki düğüm büyüyor. Özer Sun durumumu anlıyor, sırtımı sıvazlayıp,

Bir daha böyle şeyler yapma. Şikayet etmek çok kötü bir şeydir” diyor ve uzaklaşıyor. Bu arada arka sıralardan atılan lafların ve tehditlerin haddi hesabı yok.

Nöbetçi öğretmenin odasına gidenler kıpkırmızı yüzlerle sınıfa dönüyor. Gene önümüzden geçerken dişlerinin arasından küfür ettiklerini duyuyorum. Güven kulağıma yaklaşıp,

Boku yedik oğlum. Bunlar bizi yaşatmaz” diyor. Biraz sonra zil çalıyor ve mütalea saati bitiyor. Herkes kalkıp bizim önümüzde toplanıyor. Yılmaz Beyri en önlerinde. İster istemez biz de, sanki hiçbir şey olmamış gibi kalkıp sıradan çıkıyoruz, ama benim hâlâ bacaklarım titriyor. Yılmaz Beyri tam önümde... Şimdi jiletini çıkarıp yüzüme atacak diye beklerken bana bir şeyler söylüyor ya da soruyor ama anlayamıyorum. Başımı kaldırıp safça,

Anlamadım?” diyorum. Ne olduysa o anda oluyor. İki yanımdan iki el kollarımdan kavrayıp beni Yılmaz Beyri’nin önünden uzaklaştırıyor ve sınıfın köşesine götürüyor. Ne olduğunu anlayabilmiş değilim. Beni uzaklaştıranlar Ankaralı Hasan’la Suriyeli. Ankaralı Hasan gözlerini gözlerime çivi gibi dikip,

Ulan velet, sen kime kafa tuttuğunun farkında mısın, tükürse duvara yapışırsın” diyor. Bu arada hayal meyal birilerinin de Yılmaz Beyri’yi yatıştırmaya çalışarak sınıftan çıkardığını görüyorum. Büyük bir karmaşa içindeyim. Bir yandan korkum büyüdükçe büyüyor, bir yandan da, farkına varmadan Yılmaz Beyri’ye kafa tuttuğum için onurumu kurtarmanın verdiği açıklanamaz duygu yüreğimi kabartıyor. Ben değilsem bile herkes benim gerçekten kafa tuttuğumu sanıyor. Artık dövseler de gam yemem diye düşünüyorum. Birazdan Güven yanıma geliyor. Herkes gittikten sonra büzüldüğümüz yerden ayrılıp yatakhaneye çıkıyoruz ve sessizce yataklarımıza sığınıyoruz.

Sahne II
Bir Sanal Kahraman


Benim Yılmaz’a kafa tumam olayı ertesi gün okulda efsane gibi dolaşıyor. Yatılılar olayı gündüzlülere anlatıyor, onlar kız arkadaşlarına aktarıyor, derken okulun ünlüleri arasında yerimi alıveriyorum. Korkumdan süklüm püklüm dolaşmama karşın herkesin gözü benim üzerinde. Parmaklarıyla birbirlerine beni gösteriyorlar. Karmaşık duygular içindeyken, bahçede Yılmaz Beyri’nin bana yaklaştığını fark ediyorum. Ödüm kopuyor, bacaklarım titremeye başlıyor. O koluma girip,

Gel bakalım delikanlı, biraz konuşalım seninle” diyor. Herkesin gözünün bizim üzerimizde olmasından ve Yılmaz Beyri’nin sesindeki yumuşaklık ve sıcaklıktan cesaret alıp onunla taş binanın köşesine kadar yürüyorum. Zaten yapabileceğim başka bir şey de yok. Kolumu bırakıp, gözlerini gözlerime dikiyor,

Bak delikanlı, aldırma dün olanlara, seni gözüm tuttu... Hayatta hep böyle cesur olacaksın ve hiç kimseden, hatta dün yaptığın gibi benden de korkmayacaksın. Seni takdir ettim. Ama yaptığın hareket çok ayıptı. Sana tavsiyem, hayatta kimseyi şikayet etme, kendi meseleni kendin hallet. Anladın mı? Bundan sonra da bir sıkıntın olursa bana haber ver” diyor ve akşamın acısını çıkarırcasına, sert bir hareketle saçlarımı karıştırıp, hızla uzaklaşıyor. Herkesin gözü önünde geçen bu olay ünümü daha da artırıyor.

Aradan aylar geçiyor, bir gün kendimi Yılmaz Beyri’yle birlikte tiyatro dekoru hazırlarken buluyorum. Yetmişli yıllarda Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Dairesi Başkanlığı’na getirilen Fransızca hocamız Ahmet Maruf Buzcugil’in üstlendiği bir görev var. Her yıl bir klasiği, profesyonel tiyatro düzeyinde ve tadında sahneliyor. Bu nedenle de Niğde Lisesi’nin ünü Bor’a, Adana’ya Konya’ya ve o dönemin ünlü okulları köy enstitülerine kadar yayılıyor. O yılki oyun Sophokles’in Elektra trajedisi. Fransızca hocamız benim resim yeteneğimle, önceki yılardan tanıdığı Yılmaz Beyri’nin elektrik bilgisi ve sahne konstrüksiyonundaki becerisini bir araya getiriyor ve Elektra’nın sahnelenmesinde en önemli görevi bize veriyor.

Yılmaz Beyri’yle dostluğumuz gün geçtikçe pekişiyor. Birkaç ay önce okulun tıfılları arasında yer alırken, birden büyüdüğümü ve bıçkınlarla dolaştığımı görüyorum. Tam bir abi kardeş yakınlığı yaşıyoruz. Ve bu yakınlık, hiç eksilmeden üç yıl sürüyor.

Bu arada Yılmaz Beyri’nin serüvenleri hiç eksilmiyor. Kendinden geçtiği zaman göğsüne jilet atıp kan revan içinde kalıyor, hocalara kafa tutup sustalılarla, tornavidalarla saldırıyor, Gündüzlülerden Utarit adında bir kıza aşık olan Orhan Kılcı adındaki arkadaşımız Niğdeliler’den dayak yeyince bir grupla, şimdilerde adını anımsayamadığım bir mahalleyi basıyor. Geceleri okuldan kaçıp gece yarısı körkütük dönüyor. Ve daha neler neler... Bu arada ben cesaret edemediğim için, liseli aşkım Tülin Tansel’e yazdığım mektubu da elleriyle götürüp veriyor.


Sahne III
Yılmaz Bekûr


Yıl 1956. Ankara’dayız. Sınavlarına bile giremediğim Güzel Sanatlar Akademisi ve Devlet Konservatuvarı düşlerim balon gibi sönmüş, babam beni üniversitede okutabilmek için Devlet Tiyatrosu’nda bir iş bulmuş ve Ankara’ya yerleşmişiz. Bir yıl önce Tercüman Gazetesi bir makale yazarlığı yarışması açmış. Ahmet Kabaklı ile Emin Galip Sandalcı birinciliği paylaşmışlar. Kabaklı ve Sandalcı Tercümanda, şimdinin köşe yazarları gibi günlük makale yazıyorlar. Ben de Emil Galip Sandalcı’yı okumak için her gün Tercüman alıyorum. Bir sabah gazetede tanıdık bir yüzle karşılaşıpirkiliyorum. Birinci sayfanın sağ üst köşesinde dört ya da beş sütunluk bir haber. Haberin üzerinde özensizce dekupe edilmiş bir insan başı. Gözleri hiç yabancı gelmiyor. Hemen resim altına bakıyorum, Yılmaz Bekûr yazıyor. Evet bu o, ama adı yanlış yazılmış diye düşünüp anında haberin başlığını okuyorum:

Para vermediği için eniştesini pencereden attı!” Kanım donuyor. Birkaç dakikalık şoktan sonra soğukkanlılıkla düşünüyorum ve içim burkularak kendi kendime, “olacağı buydu, su testisi su yolunda kırılır; Yılmaz bundan sonra hapishanelerde çürür gider” diyorum.

Lise yıllarım yeniden gözümün önüne geliyor, onunla Halkevi sahnesini hazırlamak için lisenin konuğu olarak Bor’da geçirdiğim üç günü saat saat anımsıyorum. Onun gerçek bir Kodin olduğunu, damarına basılmadığı zaman insanlara karşı ne kadar anlayışlı ve zarif davrandığını, haksızlığa, anlayışsızlığa ve baskıya maruz kaldığında da gözünün hiçbir şeyi görmediğini, ama yine de zararı karşısındakine değil kendine verdiğini düşünüyorum. Hey gidi Yılmaz Beyri hey, kendi yolunu kendin seçtin, hapiste de damarına basanlar olacak ve sen hiç güneş yüzü göremeyeceksin artık...


Sahne IV
Bir Garip Adem


Yetmişli yılların başı... Parasız günlerimdeyim. İş nedeniyle geldiğim İstanbul’dan trenle Ankara’ya döneceğim. Bilet almak için Sirkeci Garı’nın yüksek tavanlı tarihi salonunda bankoya yaklaşıyorum. Osmanlı’dan kalma, iyiden iyiye yıpranmış ve ihtiyarlamış ahşap bankoya yaklaşıyorum. Sakin bir gün ve uzun bankoda iki memur çalışıyor. Genç olanın önü kalabalık. Yaşlı memurun önündeki hanımın işi bitince yaklaşıp, Ankara için kuşetli bileti almak istediğimi söylüyorum. Ufak tefek, zayıf mı zayıf, kamburu çıkmış ihtiyar adam, siyah kollukların ucundaki kemikleri sayılan elleriyle yanındaki çelik dolaptan karton bir bileti alıp, sağ yanında duran demir presin altına koyuyor; titreyen eliyle presin kolunu tutup güçlükle aşağı bastırıyor. Üzerine fiyatı, gideceği yön ve katar numarası gibi bilgilerin preslendiği kartonu bana uzatırken göz göze geliyoruz. Bir an duraklıyorum. Ben bu adamı tanıyorum, ama kim?.. Zaman duruyor, belleğimdeki tüm göz resimleri hızla geçiyor önümden. Aman Allahım, bu o!.. Ama nasıl olur, bu ihtiyar biri. Elini biraz daha uzatıp, titreyen sesiyle,

Beyefendi, buyurun biletinizi” diyor. Ses de yabancı değil... Bilete uzanamıyorum. Titreyen bir sesle, çekine çekine,

Afedersiniz, adınız Yılmaz mı?” diye soruyorum. O, ferini tümüyle yitirmiş koyu yeşil mevceli göz bebeklerinde bir ışık parlayıp kayboluyor;

Evet efendim Yılmaz, neden sordunuz?” diyor. Onun gerçekten Yılmaz Beyri olduğunu öğrenince bir kez daha yıkılıyorum ve keşke hayır deseydi diye düşünüyorum. Sonra, suçlu suçlu,

Yılmaz Beyri?..” diyorum. Güçlükle doğrulup, bana daha dikkatle bakarken dudaklarından belli belirsiz “evet” sözcüğü dökülüyor. Silkinip, beni tanıyıp tanımadığını soruyorum. Gözlerini yüzümde gezdirdikten sonra,

Özür dilerim ama, çıkaramadım efendim...” diyor. Boğazımdaki düğümü aşmaya çalışarak,

Ben Şahin Tekgündüz...” deyip birkaç saniye bekliyorum. Anlamsız anlamsız yüzüme bakıyor. Tanıyamadığı için iyice mahcup...

Niğde Lisesi... Niğde Lisesi’nden Şahin Tekgündüz” diye tekrarlıyorum. Bir anda o ihtiyar adam, elektrik çarpmış gibi oluyor. Yüzü karışıyor, elindeki bileti bankoya düşürüyor, ne yapacağını şaşırmış durumda uzanıp ellerimi tutuyor ve gerçekten ağlamaklı bir sesle, birkaç kez üstüste “Şahin... Şahin... Şahin...” diyor. Aramızdaki ahşap banko olmasa anında sarmaş dolaş olacağız. Bir an toparlanıyor ve elimi bırakmadan bankodan içeri alıyor beni. Sarılıp öpüşüyoruz. Sonra kollarımdan tutarak, kendininkinin yanına çektiği bir sandalyeye oturtuyor. İlk hoşbeşten sonra çaylarımızı içerken daha ben sormadan anlatmaya başlıyor. Evlenmiş, iki yaşında bir oğlu olmuş. Babası eski demiryolcu olduğu için Sirkeci Garı’nda iş bulmuş. Çamlıca’da bir gecekonduda yaşıyorlarmış. Kıt kanaat geçiniyorlarmış, ama Allaha şükür, çok sevdiği karısının yakın akrabası olan İstanbul Belediye Başkanı onlara kol kanat geriyormuş.

Allah razı olsun, her hafta şoförüyle fileler dolusu yiyecek içecek gönderir. Arada bir kendisi de gelir. Yeğenini çok sever, ona hep oyuncaklar alır. Arada bir de makam arabasıyla bizi İstanbul’da dolaştırır. Onun sayesinde geçinip gidiyoruz Şahinciğim... Yoksa hayat çok zor çok...” diyor. Sonra karısından söz ediyor ve beş vakit namazını hiç eksik etmediğini, kendisinin de onun sayesinde tam bir mümin olduğunu anlatıyor. Dikkat ediyorum, geçmiş yıllara hiç gitmiyor. Acaba benim varlığımdan ve o günleri çağrıştırıyor olmamdan rahatsız mı, diye düşünüyorum ama, hiç öyle bir algı yaratmıyor.

Bir saate yakın kaldıktan sonra kalkıyorum. Biletin parasını almak istemiyor, zorla veriyorum. Beni Gar’ın kapısına kadar uğurluyor ve,

Eve de beklerim Şahinciğim, bir daha geldiğinde mutlaka...” diyor. Ona dönüp,

"Hey gidi Yılmaz Beyri hey, demek ki sen de istemeden, farkında olmadan kurusıkı kafa tutmuşsun önüne gelene" demek geliyor içimden... Karmakarışık ve garip duygular içinde sendeleyerek ayrılıyorum Gar’dan...